AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

  • Merve N. Karanlık
    14 Mayıs 2017 - 20:56 | Linki al

    Kaybedilen ve Var olan Anneler Günü

    Günler öncesinden televizyonlarda dönen anneler günü reklamları, sosyal medyalara konan selfiler, şaşalı hediyeler, sevgi dolu cümleler gibi gibi bu böyle devam eder. Hadi diyelim ki reklamların amacı ticari kaygı. Peki senin, benim,bizim amacımız ne? Neden ille de facebooklarda ve instagramlarda özel günlerin açılış merasimini yapıp alkış almayı bekliyoruz. Böyle daha mı iyi hayırlı evlat oluyoruz? Annemize karşı sevgimiz daha da mı artmış oluyor? Kim bilir belki o yazıları yazdığımız o anda annemiz mutfakta soğan kavurmakla ya da başka bir işle uğraşmakta oluyor.
    Peki tamam çok da acımasız olmayalım, olaya bir başka pencere açalım. Amacımız başka olabilir. Gerçekten böyle günlerde samimi duygularımızı sevdiklerimizle paylaşmak isteyebiliriz. Fotoğraflar paylaşıp yüzümüzdeki mutluluğu, pozitif enerjiyi etrafa yaymak isteriz. Beğenenlerin yorumları bizi daha da motive eder ve kendimizi keyifli , huzurlu hissederiz.
    Şimdi o pencereyi de kapayalım. Hassas, dokunsan kırılacak durumda olan yeni bir pencere açalım. Ama naifçe kırmadan dökmeden…Bakalım mı o pencerede ne var? Anne olamayacağını öğrenen bir kadın olabilir. Annesiz kalmış bir çocuk ya da çocuğunu kaybetmiş bir anne. Hatta annesi olduğu halde ona kavuşamayan bir çocuk ya da çocuğu olduğu halde ona kavuşamayan bir anne. Sadece çocuk değil elbet bu yazdıklarım. Bu yetişkin biri de olabilir, kız olur, erkek olur, 10 yaşında olur, 50 yaşında olur. Hiç fark etmez, acısı hep aynı olur. Hani biz orada burada ‘’Bak benim annem var, bak bu da benim hediyem, bak bu da benim anneme söylediğim güzel sözler’’ diye sunum yapıyoruz ya kaplumbağaların kabuğa çekilip gözyaşı dökme zamanın geldiğinin habercisi oluyor bunlar. Yani her sene mayıs ayının ikinci haftası diğer günlerden çok farklı geçiyor. Tıpkı Kaybedilen ve Var olan Anneler Günü
    Günler öncesinden televizyonlarda dönen anneler günü reklamları, sosyal medyalara konan selfyler, şaşalı hediyeler, sevgi dolu cümleler gibi gibi bu böyle devam eder. Hadi diyelim ki reklamların amacı ticari kaygı. Peki senin, benim, bizim amacımız ne? Neden ille de facebooklarda ve instagramlarda özel günlerin açılış merasimini yapıp alkış almayı bekliyoruz. Böyle daha mı iyi hayırlı evlat oluyoruz? Annemize karşı sevgimiz daha da mı artmış oluyor? Kim bilir belki o yazıları yazdığımız o anda annemiz mutfakta soğan kavurmakla ya da başka bir işle uğraşmakta oluyor.
    Peki tamam çokta acımasız olmayalım, olaya bir başka pencere açalım. Amacımız başka olabilir. Gerçekten böyle günlerde samimi duygularımızı sevdiklerimizle paylaşmak isteyebiliriz. Fotoğraflar paylaşıp yüzümüzdeki mutluluğu, pozitif enerjiyi etrafa yaymak isteriz. Beğenenlerin yorumları bizi daha da motive eder ve kendimizi keyifli , huzurlu hissederiz.
    Şimdi o pencereyi de kapayalım. Hassas, dokunsan kırılacak durumda olan yeni bir pencere açalım. Ama naifçe kırmadan dökmeden…Bakalım mı o pencerede ne var? Anne olamayacağını öğrenen bir kadın olabilir. Annesiz kalmış bir çocuk ya da çocuğunu kaybetmiş bir anne. Hatta annesi olduğu halde ona kavuşamayan bir çocuk ya da çocuğu olduğu halde ona kavuşamayan bir anne. Sadece çocuk değil elbet bu yazdıklarım. Bu yetişkin biri de olabilir, kız olur, erkek olur, 10 yaşında olur, 50 yaşında olur. Hiç fark etmez, acısı hep aynı olur. Hani biz orada burada ‘’Bak benim annem var, bak bu da benim hediyem, bak bu da benim anneme söylediğim güzel sözler’’ diye sunum yapıyoruz ya kaplumbağaların kabuğa çekilip gözyaşı dökme zamanın geldiğinin habercisi oluyor bunlar. Yani her sene mayıs ayının ikinci haftası diğer günlerden çok farklı geçiyor. Tıpkı evin bir tarafının çiçekli bahçeye bakmasıyla diğer tarafının tohumu olmadığı için açamayan çiçeksiz bahçeye bakması gibi.
    Demem o ki şanslıysan eğer, bu günü gösterişle değil de alçak gönüllülükle, sessizce EMPATİ kurarak kutla.

    Ah nasıl unuturum daha sırada babalar günü de var. Hep aynı şeyler dimi?

  • Fatma Ş.
    27 Mart 2017 - 20:36 | Linki al

    EL BEZİ VS MİKROFİBER

    Çok sıkıldık aynı cümleleri duymaktan ya da okumaktan biliyorum. Hepimiz her gün benzer şeyleri yaşıyoruz birbirimizden habersiz. Fakat insan yazmadan duramıyor efendim, içimde kalacağına içimizde kalsın istiyor. Süslü kelimeler, ağdalı cümleler kurmak istiyorum. Ama yok kuramıyorum. Çünkü mesela temcit pilavı, mesele ‘’ıyy yine mi’’ lik!

    Hani daha geçen gün Hollanda meselesinde twitter kullanıcılarından biri, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya için; ‘’ peki benim uluslararası arenada bir elbezi yerine düzgün biri tarafından temsil edilme ve çağdaşlaşma özgürlüğüm ne olacak’’ ! diye bir tweet attı ve ‘elbezi’ yakıştırması yaptı ya: Heh, işte tam bu noktada ‘yeter yahu’ diyorsunuz. Alıştık bu çağdaşlaşma özgürlüğü elinden alınan ‘mikrofiber’lere. Fakat insan hayret etmekten kendini alamıyor. Elbezi benzetmesi yaptığı kadının eğitim hayatı başarılarla dolu üstelik bir bakan. Tabiki fark etmez, o bir el bezi çünkü başörtülü! O kadar çok alıştırıldık ki, artık gülüp geçiyoruz. Hafif bir sinir olmuyor değil tabi. ‘’Yıl olmuş 2017 hala mı?’’, demiyoruz çünkü kaç on yedi görürsek görelim bu zihniyetin değişmeyeceğini biliyoruz. Sarı mutfak el bezine karşı kendini mikrofiber sayanlar!

    Bir aile dostumuzun ziyareti sırasında, meselenin dönüp dolaşıp kadın erkek ilişkisine gelmesi ve benim ataerkil yapıyı övmeyip, ‘’ Herkes kendi işini kendisi yapsın, neden eşimin kirli çorabını ben kirli sepetine atayım’’, demem üzerine benzer muameleye maruz kalınca yeni bir yazı konusu bulmanın tarifsiz sevincini yaşadım! ‘’ Bakma sen Fatma’nın böyle olduğuna aslında o çok moderndir.‘’ Bu cümle üzerine, oğluna kız bakan teyzeler gibi kendimi baştan aşağı bi süzüp, alıcı gözüyle baktım. Böyle derken? Feracen ve başörtün cicim! Nasıl desem çok çağ dışı, anti modern, yaşlı teyze, bla bla. Neyse bağışıklık sistemim burada hemen devreye girdi. Akraba kontenjanından torpilli olan, aslında kötü niyetli olmayıp, bir takım kalıplar içinde hayatını sürdüren, üzgünüm ‘cahil’ ablamızın lafına pek takılmadım. Fakat mevzu şu: Benimle aynı görüşü savunan gelini ile aynı eğitime sahibim. Statü olarak aramızda bir fark falan da yok. Peki neden o modern ben ise ‘böyle’yim. Yada ‘böyle’ olmama rağmen çağdaşlaşmayı başarmışım.

    Kim kurtaracak bizi bu zihniyetten? Tabiki kimse! Atomu da parçalasan, uzaya da çıksan, gezegen de bulsan, icat da yapsan birileri için ‘böyle’ yada ‘elbezi’ olmaya devam edeceksin.

  • Gülsüm Güler
    13 Şubat 2017 - 19:52 | Linki al

    Sanırım Hrant Dink’in anmasında yer alan başörtülü kadını izledikten sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.”Ermeni kardeşlerimizden de ben mensup olduğum mahalle adına çok çok özür diliyorum.Bu ülkede benim kadar rahat yaşama hakkına sahip olana kadar bundan sonra Allah’ın izniyle yanlış tarafta olmayacağım,doğru tarafta olacağım.” ,diyordu.Aslında içimde biryerlerde hep hissettiğim vicdan azabımı dile getiriyordu sanki.Mensup olduğu mahalle adına özür diliyordu.Neydi hakikaten bu mensup olduğumuz mahalle?Kimlerden oluşuyordu? Ya da ben bu mensup olduğum mahallenin neresindeyim?Bırakıp gidilebiliyor muydum bir anda mahallemi?Çok düşündüm çok kafa yordum bu duruma ve eminim bu konuda yalnız değilim.Benim gibi yüzlerce insan mensup olduğu mahallenin hatalarına yanlışlarına susmaktan bıkmıştır.Bizler –ortada kalmışlarda diyebiliriz- ne kendi mahallemizde yapabiliyoruz ne başkasında.Ama azınlık olduğumuz için sesimiz hiçbir zaman yüksek çıkamıyor,çıksa da sapkın,aykırı aman sus kızım ne diyorsun gibi yorumlara mağdur kalıyoruz.
    Hiçbir eleştiriyi kabul etmeyen,septik yaklaşımlarımıza büyük bir öfkeyle karşı çıkan,sorgulamayan bir mahallenin mensubu olmak istemiyorum.Evet artık kendimi başka mahallenin mensuplarına açıklamak zorunda kalmak istemiyorum.Başörtülü olduğumu görünce önyargılı bakışlara maruz kalmak istemiyorum.Sadece kendi kutsallarıma zarar verildiğinde değil,başkalarının kutsallarına zarar verildiğinde de onlarla beraber yürümek istiyorum.Onlar benimle yürümesede de olur.Artık onlar bize zulm edilirken sustu , belkide desteklediler zulmü demek istemiyorum.Ben sadece vicdanım rahat olsun diyebilmek ve sonucu ne olursa olsun elimden geleni yaptım demek istiyorum.
    Çevremden aman sus ,hakkında ne derler dendikçe kabuğuma çekilmek beni çok yordu artık.Kendi içimde çırpınıyorum haykırıyorum ve sonu nereye varıcak bu durumun inanın hiç bilmiyorum…

  • Külkedisi Masallar Ülkesinden Bildirdi
    28 Kasım 2016 - 12:45 | Linki al

    Hepimiz, Birbirimize Zenci Muamelesi Yapıyoruz

    Dolmuşta mini etekli bir kıza, mini etekli olması bahane edilerek tekme atıldı ve bu, içinde biraz olsun insanlık olan herkes gibi benim de, içimi acıttı. Anlamayacaklar için şöyle söyleyelim: siz hiç bir erkeğin kıyafeti yüzünden dayak yediğine, tekme atıldığına şahit olmuş muydunuz? Böyle olaylar gerçekten kadınların yaşam özgürlükleri açısından değerlendirilmeli, o tekme tüm kadınların giyim kuşamlarına müdahale etmek isteyen erkekliği simgeliyor benim gözümde. Yaşayan kişinin hissettiklerinden, yaşadığı travmadan da bahsetmiyorum bile. Diğer taraftan tesettürlü bir kadın olarak bizzat benim yaşadıklarım da var ve bunların pek çoğunu insanları üzmemek için dile getirmiyorum, bunda biraz orada burada ‘mağdur edebiyatı’ yapıyor denmesini istemememin de payı var tabii.

    Ancak bunu yapmam lazım, geçenlerde bir yayınevinin editörü, Amerika’da Bakanlık Temsilcisi seçilen Somalili Ilhan Omar için cifli el bezi de meclise girmiş yorumunu yapıyorsa… Onu takip eden kadınlar neden tepki göstermediler, feministler neden bunun yanlış olduğunu söylemediler…
    Evet, birilerinin bunları ne olursa olsun, anlatması gerekiyor.

    Kapandığımda insanların tavırlarından çok korkmuştum ve yıllar içinde korkumun sebeplerini bir bir yaşadım. Evet evet, o çoğunuzun artık bıktığı AKP iktidarı döneminde oldu bunlar:
    Otobüste bir kadın kocasına yer vermemi istedi, o sırada hamileydim. Uzatmadım. Ortam gerilsin istemedim. Doğum yapmama çok kısa bir süre vardı.
    Gezi olaylarındaki o yalan habere ben de inanmıştım, deri bileklikle, üstleri çıplak adamlar kısmına olmasa bile. Yalan çıkmış olabilir ama benim o dönem gittiğimde bir tatilde, göstere göstere omzuma çarptılar, o sırada gözüme bakıyorlardı, sana dedim der gibi, senin canını acıtmak istiyorum der gibi ve hatta senin burada ne işin var gibi… kendimi lisede sandım. Tepki vermedim. Ortam gergindi, herkes gergindi.
    Son seçimlerde AKP tekrar iktidar olunca karşılaştığım nefret dolu bakışları saymıyorum bile. Başörtüme bakıp bakıp, yanımdaki çocuğu umursamadan beni ezmeye çalışırcasına karşıma çıkan anneler en çok üzdü beni. Yine de kendimi, kimse kimseyi sevmek zorunda değil diye ikna ettim. Ama durun bir dakika, ben hayatım boyunca kimsenin ne giyindiğiyle ilgilenmedim. Bu davranışı hak etmiyordum! Bunu bilmek içimde bir yerleri biraz daha fazla acıttı.
    Kapandıktan sonra yöneticiliğini yaptığım bölümün toplantılarına çağrılmadım. Dindar ve kendi eşleri de kapalı patronlarım tarafından işimi yapmak için yeterli seçilmedim bir anda. Bu ikiyüzlülük bana çok ağır geldi, istifa ettim. Hala da tüm tecrübeme, eğitimlerime, meziyetlerime rağmen, özgeçmişimde yer alan fotoğrafım yüzünden işsizim. Bunun aksi durumlar da olduğuna eminim ama işte yanlış burada zaten…
    Oturduğum mahallede tehditlerle, hakaretlerle üstüme yüründü, çünkü dünyanın ve hatta ülkemin böyle kötü bir yer haline gelmesinin sebebi bendim, başımdaki örtüydü.
    Hastanede çocuğumu sakinleştirmek için, birazdan iğne yapacak hemşireyi şirin ve eli hafif göstermeye çalışan ben, aynı hemşire tarafından cahillikle suçlandım. Benim ne haddime ki bazı insanların elinin ağır, bazılarının da hafif olduğunu anlatayım çocuğuma…Yanımda çocuğum vardı ve ona daha büyük bir travma yaşatmamak için sustum.
    Alışveriş merkezine girerken hani o tam x-ray cihazından geçerken, sıranın benden çok kendisinde olması gerektiğine inanan bir kadın, beni neredeyse sarsarak önüme geçti ve ben de yanlışlıkla ayağına basmış bulundum ama o kadar şaşkındım ki beni fark etmedi sandım ancak bunlar insan değil, insanımsı derken, bana hakaretlerini devam ettirirken fark ettim, bunu bilinçli yaptığını. Ve bunu bilinçli yapması yetmiyormuş gibi kendince beni aşağılama çabasını seyrettim.
    Sürekli gittiğim kitapçıda, haftada en az bir gün karşılaştığımız o entelektüel adamın, ben gelir gelmez yorumu dine ve -ona göre- aslında Allah’ın olmadığına getirmesini, benim kitapçıya girdiğimi gördüğü anda konunun ne olursa olsun buna getirmesini, dikkat çekme çabasını ve tüm bunları beni kızdırıp kavga çıkarmak için yapmasını da gülümseyerek seyrettim. Hayır, sinirlerimi aldırmış falan değilim, o sürekli gittiğim kitapçıdaki çalışanların yüzündeki gerginliği gördüm, onları üzmemek için her seferinde sustum ve gülümsedim. Umursamadım da çoğu zaman. Ben kitaplardan duvarlarla inşa ettiğim o minik dünyada mutluydum.
    En son 10 Kasım’da insanların artık daha çok birlik beraberlik içinde olacağına inandığım bir günde, -evet buna gerçekten inanmıştım- çocuğumun elinden tutmuş markete giderken, küfür gibi bakışlarla karşılaştım yine, anlam veremedim ama bu da benim kalbimi kırdı. Atatürk’e bir saygısızlıkta mı bulunmuştum. Hayır, hiç sanmıyorum. Sadece inandığım şekilde yaşamaya çalışan bir insandım ben.
    Hepsi çok basit değil mi? Aslında hiç de değil. Hepsi kadınlara karşı tepki, bunların bazıları kadınlar tarafından yapılmış olsa da hepsi ben kadın olduğum için. Bir erkek olsaydım bunların hiçbirini yaşamazdım.
    Bakın etrafınıza, giyimine kuşamına, kafasındaki örtüye bakmadan dönüp kadınlara bakın. Bir de erkeklere bakın, hangi erkeğin gündelik hayatında kıyafetinden dolayı böyle olaylara maruz kaldığını gördünüz. Hangi erkek inancı yüzünden ya da inançsızlığı yüzünden ayrımcılığa maruz kaldı?
    Aynı sınıfta okuduğum, aynı işi yaptığım onlarca dindar erkekle tanıştım, hiç biri bunları yaşamadı. Bu yaşadıklarımızın hiçbirinin mini etekle ya da baş örtüsüyle alakası yok, bunun sadece ve sadece kadın olmamızla alakası var. Kadınların, onlara göre olması gereken, toplum içindeki yerlerinden bahsedebiliyorlar, kadınların okuldaki görevlerine karar veriyorlar, kadınların evde, mutfakta, yatak odasında yapacaklarına karar veriyorlar.

    Bizim ülkemizde kadınlar zenci ve belki de işin en acı tarafı hepimiz, birbirimize zenci muamelesi yapıyoruz.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>