AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

  • prototip tğb
    25 Temmuz 2017 - 07:28 | Linki al

    İNSAN ANATOMİSİ İLE TEFEKKÜR
    Yıllar sonra tekrardan yazma işine geçmenin mutluluğu ile öncelikle merhaba diyerekten başlamak istiyorum. Evet, sanırım çok oldu yazmayalı. Aradan geçen zamanda evlilikti, çocuktu, gezmeydi, tozmaydı derken yıllarca yazmaya ara vermiştim. Sanırım bu kadar ara vermek benim körelmeme de neden olmuştu. Çünkü sadece kaba taslak bir metin oluşturana kadar akla karayı seçtim. Belki de çok ince eleyip sık dokumamak gerekiyormuş, ben ise her şeyin dört dörtlük olmasından yanayım mütemadiyen. Bir gün internette bloglarda gezinirken birden yazı yazma isteği oluştu bende ve kendi kendime’’ Sanırım ben de bir şeyler yazmalıyım, bir şeyleri dile getirmeliyim, bu isteği kalben hissediyorum’’ deyip çok acayip bir şekilde heyecanlanmıştım. Demek ki artık psikolojik olarak bir şeyler için hazırdım ve hiç beklemeden kafamda taslaklar oluşturmaya başlamıştım. O gün beni en çok çeken konu ise tefekkür olmuştu. Konu dini terim olmasından mütevellit sorunluluğu da üstlenmek gerekirdi. Çünkü bu nesnel bir konuydu, “bence”si yoktu. Sorumluluk, stres, endişe derken başladım yazmaya.

    En nihayetinde ana tema ‘tefekkür’ dür. Ama asıl konuma girmeden önce (bilenlerin affına sığınaraktan) tefekkürün ne demek olduğu ve ne gibi bir ehemmiyeti olduğu konusunda bir hemfikir olalım. Aslında tefekkür bir ibadettir. Yani kalb-i iman kalb-i selim olan biri için bu basit bir hadise olur. Basitlikten kastım, tefekkürü hafifletmek sanılmasın. Tefekkürü hayatımızda var etme, onu uygulamaya koyma anlamında basitlik. Gördüğümüz her surette Yüce Zat-ı görmektir. İnsan, hayvan, bitki, dünya, galaksi, makro-mikro, canlı-cansız her şeyde O’nu anmak, hatırlamak, hayal etmektir. Çünkü O(cc), yaratmış olduğu her şeyde adeta varlığını açık açık göstermiş ama bir tek suretini gizlemiştir. Hikmet nazarıyla baktığımızda her şeyin nasıl bir sanat eseri gibi intizamla yapıldığına şahit oluruz. O’nun yarattığı her şey yerli yerinde olağanüstü bir döngü içerisinde birbiri ile koordineli, görevleri ve yetkileri muazzam bir şekilde teşkil etmektedir. Allah (cc) bir ayetinde de bu düzeni şöyle aktarmaktadır;
    ‘’O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır.’’ (Ala Suresi 2.ayet)
    Başka bir ayetinde ise şöyle bildirmiştir;

    ‘’O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmanın (olan Allah) yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?’’ (Mülk Suresi, 3)
    Bizler bu düzene bakıp Allah’ın yüceliğini, neleri yapabileceğini görmekteyiz ve eğer sürekli bu minvalde gidersek Allah’a tefekkür etmiş oluruz. Tefekkür edip şükretmiş oluruz. Çünkü benim kanaatimde tefekkür de bir şükürdür. Kabataslak tefekküre değindikten sonra birkaç hadise ile tefekkürü daha da benimsemiş olacağız ve daha çok tefekkür edeceğiz.
    -İnsan Vücudu
    İnsan vücudu zuhur edince atomlar, hücreler, bakteriler vs. birtakım hadiseler teşkil etmiştir. Atomlar cansızdır ve bu cansız atomlar birleşerek canlı olan hücreleri ortaya çıkarmıştır, bu hücreler ise canlı olan varlıkları. Peki cansız olan bu atomlar nasıl canlı hücrelere dönüşebilirler işte birçok bilim insanı buna net bir cevap veremiyor. Geldiğimiz zaman itibariyle imkanların ne kadar gelişmiş olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz ama tüm bu imkanlara rağmen halen bile çözülmeyi bekleyen bilgi yığınının olması en güzel tefekkürdür zannımca. Cenab-ı Hakk’a tefekkür edilmiş iken hemen şu ayeti de sunmak gerekir.
    “Şüphesiz ki Allah (ot bitirmek için) taneleri, (ağaç çıkarmak için) çekirdekleri yaratandır. Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah bu. O halde (bunca burhanlara rağmen) nasıl olup da (İmandan) çevriliyorsunuz. (En’am-95)
    O hücreler sanatçının emriyle insan bedenini muazzam bir şekilde ortaya koydu, bu muazzamlığa insan akıl sır erdiremiyor. Her şey bu denli muazzam iken ayetindeki emri de her okuduğumda içim ürperiyor. O(cc), ‘Ol’ der ve her şey oluverir. Hiçbir şey yokken beni yoktan var eden O zat.. O(cc), ne güzel bir Zat.
    Hücrelerin de ayrı ayrı vazifeleri var elbette. Göz, kulak, burun, ağız, el, parmak, bacak, ayak, organlar vs. gibi uzuvlar için hücreler bir yerlerden emir almışçasına kendi görevlerini ihtiva etmektedirler. Her iki kulağı oluşturan hücreler aynı komutu almış sanki. Çünkü iki kulak arasındaki farkı görmek akıl kârı değildir. Bilakis gözler, kaşlar vs..
    Hücrelerin özellikleri hakkında araştırma yaptığımda kendimi sanki başka bir alemdeymişim gibi hissetmiştim. Sanki mikro aleminde tüm hücreler birer işçiymiş ve bu işçiler ile birlikle koca bir şantiye içerisindeymişim gibi hissettim. Her yerde bir makina var ve o makinanın çalışmasını sağlamak için gruplar halinde can havliyle çalışan işçiler. Hepsi de işine o kadar odaklanmış ki sanki o işi yapmaktan başka bir icraatları yokmuş gibi. Tek odak noktaları o makinaları. Beynimizde canlandırdığımızda her şey bir animasyon filmi izler gibi canlanıyor değil mi? O kadar olağanüstü özellikleri var ki ve yetişkin bir insanda bunlardan trilyonlarcası vardır. Sadece yarım saat gibi kısa bir sürede insanlar tek hücre olarak kalmıştır. O da sperm ile yumurta birleştikten sonra döllenme esnasında yarım saat tek hücre olarak kalınıyor. Daha sonra hızla bölünerek embriyonun minik parçalarını oluştururlar. Allah Teala bu hadisesini ayetinde şöyle bildirilmiştir;
    ‘’O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.’’(ALAK/2) 

    Her bir dakikada vücudumuzda 300 milyon hücre ölmektedir. Rakam çok gibi görünse de yetişkin bir insanda hücre sayısı 10 ila 50 trilyon arasında olduğu tahmin ediliyorsa bu 300 milyonluk kayıp pek de önemsenecek bir rakam olmamalıdır zannımca. Yetişkin bir insanın vücudu günde 300 milyar yeni hücre üretmesinden mütevellit trilyonluk bir hücre sayısı da normal karşılanmalıdır. Nasıl bir işleyiştir, nasıl bir zenginliktir Allah’ım Kadir olan Allah’ım sen ne büyüksün. Ayrıca derimizin üzerindeki hücreler her 27 günde bir kendini yenilemektedir. Bunun hikmeti ise derinin, iç organları korumakla mükellef olmasıdır. Bu ağır görevi üstlenirken de kuruyup soyulması gerekmektedir. Bilimsel araştırmalar neticesinde her saatte derimizden 600.000 parça dökülmektedir. Bu sayede de deri ölü hücrelerden arınmaktadır. Aslında hücrelerden bu kadar bahsediyorum ama bunlar gözle görülmeyecek kadar küçüktürler. İnsan vücudundaki en büyük hücre kadının yumurtası(1mm), en küçük hücre ise sperm hücresidir.
    Gözlerimiz, o gözler, o kadar tefekküre şayan ki. Görmeyi sağlayan mercek, ışık almaçları, sinirler vs.. Yapıyı oluşturanlar dışında birde koruyucu görevini üstlenen yapılar da var. Rabbim vermekle kalmamış, bir de koruması için de nimetler sunmuş. Kirpik ve kaşlar; gözü dışardan gelen toz ve yabancı maddelerden korur.
    -Gözyaşı bezleri; sürekli olarak korneayı(gözün üzerindeki saydam tabaka) ıslatıp toz, kıl vb yabancı maddelerden temizler.
    -Göz kapakları; gözü yoğun ışıktan, rüzgar ve tozlardan korur. Üstelik bunu istem dışı bir şekilde yapar. İstem dışı olmasındaki hikmet ise insanoğlu unutan bir varlık olduğundan mütevellit göz kırpmayı unutabilir olmasıdır. Aslında buna bazen kapatmaya üşenebilir ihtimalini de eklemek gerekir. Yapılan araştırmalarda ise bir insan dakikada ortalama 13 kere gözünü kırpmaktadır. Kadınlar ise erkeklere oranla 2 kat daha fazla açıp kaparlar. Sözün kısası eğer kırpma refleksimiz olmasaydı göz içerisinde zamanla mikroplar birikir ve en önemli uzuvlarımızdan biri olan gözlerimiz ciddi hasarlar görebilirdi. İşte nimetlerini vermekle kalmayıp onun korunmasına özen gösteren O Rabb’e ne kadar şükür etsek de yeterli olur mu sizce?..
    Kulak, hücreler nasıl birleşip de oluşturmuş kısmına pek değinmeyeceğim çünkü bu çok fazla zaman alacak ama ilginç olan kısımları tefekkür edilmesi adına özetle geçmek istiyorum. Kulağımız, duymamızı sağlayan ve üstelik kocaman bedenlerin dengede durmasını sağlayıp boyundan büyük işler yapan kulaklar. Sen de ne büyük bir nimetsin. Ama içinde biriken o kirler, o mikroplar “ıyyy!” Hepimizin midesini bulandırıyor değil mi. Hemen hemen her gün temizlememize rağmen yine kirlenirler değil mi? Namaz kılanların da sesini duyar gibiyim; ‘’Ama ben hergün namazdan önce abdest alıyorum, kulaklarımı da iyicene temizliyorum ama yine de hep kirlidir n’apsam bilmem ki..!’’ Anladık hijyeniksiniz, temizliğinize önem veriyorsunuz, namaz da kılıyorsunuz.. peki hiç tefekkür de mi etmiyorsunuz. Acaba benim kulağım neden hep kirlidir nasıl bu kadar çabuk kirlenir hiç sormadınız mı kendinize?.. O kirin de koruyucu özelliği olabileceğini söylerken yüzünüzde tebessüm beliriverir umarım. Evet kulak kiri kulağımızın sağlığı için yüce yaradan tarafından bizlere bahşedilendir diğer lütuftur. Kulak kiri kulağın savunma sisteminin en önemli parçalarındandır. Çünkü ıyy dediğimiz o kirler iç kulağı bakterilerden, mantarlardan, yoğun kirden, böcek türü canlılardan korumaktadır. Bu kirler kulağın içini yağlayıp temizlemektedirler. Türlü türlü nimetler rızıklar veren Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur;
    De ki: “Sizi yaratan, size kulaklar gözler ve gönüller veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(Mülk23.ayet)
    Şimdi de ben mide diyeceğim ve aklınıza direk yemek gelecek zannımca. Yalan değil, hemen hepimiz öyleyizdir. Çünkü millet olarak mideye düşkün oluşumuz yadsınamaz bir gerçektir. Peki ya o yüce Zatt’an gelen ‘’Ol!’’ emri ile mide ne gibi görevler üstlenmiştir, nasıl makina gibi çalışıyor onlara biraz değinelim. Eğer midenize iyi davranmazsanız sizden acısını çıkartmayı iyi bilir. Yanma, ekşime, özellikle de kadınların canını sıkan şişkinlik, gaz gibi problemler sıklıkla görülebilen mide şikâyetleridir. Aslında midenizle iyi anlaşırsanız komplike ve zor gibi görünen bu şikâyetlerin üstesinden gelirsiniz. Konumuz bu şikayetleri nasıl yenmemiz değildir. Biz ona iyi davrandıktan sonra, onun işlevine müdahale etmedikten sonra o işini nasıl yapar, nasıl murtaza bir şekilde çalışır ona değineceğiz. Mide boğazdan gelen gıdaları alır parçalar ve kimus çözeltisine dönüştürür. Buradan da ince bağırsağa iletir ve artık sindirim bağırsakta başlar. Yani aslında bilindiği dibi sindirim midede başlamıyormuş. Tıpkı bir usta edasıyla gıdayı alıp içinde biriktirir, karıştırır, hazırlar ve onu sindirilmesi gereken yere postalar.
    Mideden bahsetmişken Peygamber Efendimizin hadisine değinmeden geçmemem gerekir. Bu hadisin hikmetini anlamak için işin bilimsel yönünü araştırdığımda yine hayretlere düşmüştüm. Hadis şu;
    “Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın.” buyurmuştur.’’ (Müslim eşribe Hadis 116).
    Bizlere aktarılan bir diğer hali ise;
    “Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı.” (Abdürrezzak 10/427 hadis 19588).
    Ayakta veya otururken midenin pozisyonu değişmektedir. Ayakta duran biri eğer sıvı gıdayı bu pozisyonda alırsa bu sıvı doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Yani insanların ayakta su içmeleri sonucunda hiçbir yere etkisi olmadan direk onikiparmak bağırsağına geçer. Su, insanlar için önemlidir. Bu sıvıyı ayakta içtiklerinde vücuttaki su midede birikmez ve vücuda hiçbir faydası olmaz. Eğer insanlar sıvıyı oturarak içerse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Bir diğer zararı ise sürekli olarak ayakta içilen su, oturularak içilen suya göre mideye daha hızlı ve direk bir giriş yapacağından mukozaya zarar vererek midenin iç dokusunu zamanla bozar ve mide de asit içeren bir ortam olduğundan başta ülser olmak üzere çeşitli mide hastalıklarına neden olur. Ayrıca mide içerisinde asit de vardır. Midenin iç yüzeyindeki bazı hücreler bu asidi salgılamaktadır. Bu hücreler mideye gelen gıdaların hazmını kolaylaştırmak için mide içerisine asidi bırakırlar, gıdalar ise bu asit yardımıyla parçalanıp sindirime hazır hale gelirler. Mide asidini, görevi itibariyle bir motorun çalışmasını sağlayan mazota benzetiyorum. Çünkü bu asit çok enteresan boyutlardadır. Görevi ve ölçüsü de bir o kadar enteresandır ki açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz ve tefekkür edip yine şükredeceksiniz. Mide asidi, yediğimiz besinlerin sindirilmesi için salgılanır ve besinlerin bağırsakta sindirilmesine yardımcı olur. Nihai görev buydu ama hafife almayın sakın. Çünkü midemizdeki bu hidroklorik asit pek çok metali bile eritebilecek kadar kuvvetlidir. Metali bile eritebileceğini düşünmek dehşet vericidir değil mi? Bunu duyduktan sonra ben dahil birçoğumuz, ‘’o asit bu kadar keskinken nasıl olur da mideyi parçalayıp eritemiyor’’ diyebiliriz. İşte bunun olmaması için O(cc), mideye kendini yenileyebilme yetkisi vermiştir. Yapılan bilimsel araştırmalarda ise midenin iç çeperi her 3 ile 4 günde bir kendini yeniliyor. Çünkü mide duvarlarını oluşturan hücreler bu kadar sık değişmezlerse mide asidi bu hücreleri de eritebilecek vaziyettedir. Bu döngü takdire şayan bir tefekkür değildir de nedir?.. Asidin önemini belirttikten sonra ölçüsünün de önemine değinmek gerekir. Eğer mide asidi çok artar ise gastrit, ülser vb rahatsızlıklara neden olmaktadır. Ülseri olanlar mide asidinin ne kadar can yakıcı olduğunu iyi bilmektedirler. Asidin azalması durumunda ise hazımsızlık, şişkinlik, kabızlık gibi sorunlara yol açabilmektedir. Mide asidinin yemek borusundan kaçması halinde ise reflü rahatsızlığı ortaya çıkabilir. Asit fazlalığı, stres, sigara alkol, yorgunluk ve birtakım gıdalar durumlarda görülür.
    Şimdi de geçiyoruz bir diğer tefekkür hadisesine. O da vücudumuzdaki damarlarıdır. Yapılan bilimsel araştırmaya göre insan vücudundaki damarların uzunluğu yaklaşık olarak 96bin (96.000km) kilometre olarak tahmin ediliyor. Yani mukâyese ettiğimizde dünyanın çevresinin yaklaşık 40.200 km olduğunu düşünürsek, vücudumuzdaki damarlar dünyanın çevresini iki defadan fazla dönebilecektir. Damarımızın uzunluğu ile dünyanın çevresi ilişkisini belki daha önce duyanınız olmuştur, ben çok duymuştum. Çünkü somut örnek verildiğinde en iyi bu kıyaslama açıklamaktadır. Şimdi ortalama bir insan boyunun 1.70 m olduğunu düşünecek olursak 96 bin km’lik bir damar yığını nasıl olur da 1.70 metrelik bir bedene sığabileceğini sorup sizleri tefekküre davet ediyorum..
    Peki siz en uzun iç organımızın ince bağırsak olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum, bu araştırmam sayesinde öğrenmiş oldum. Belki de bizlere sorulsaydı ‘’kalın bağırsak mı yoksa ince bağırsak mı daha uzun?’’ diye eminim birçoğumuz kalın bağırsak derdik. Hatta o kadar uzun ki bir insanın boyunun dört katı kadardır.Bir yetişkinde bağırsakların toplam uzunluğu yaklaşık olarak 7.5 metreyi bulmaktadır. Uzunca uzadıya bu bağırsaklar sadece karın boşluğu içerisinde bulunurlar. Bu karın boşluğu içerisinde sanki usta bir el değmişçesine muazzam bir şekilde dizili vermişler.
    Kalp.. Yaşam kaynaklarımızdan biri. O kadar tefekkür edilecek yanı var ki tıpkı diğer organlarımız gibi. Ben sadece özetle geçiyorum yoksa işin içinden çıkamayız. Özellikle damarlardan sonra kalpten bahsetmek istedim çünkü kalp, damarlar yoluyla işlevini gerçekleştirmektedir. Bunu da basınçla yapmaktadır. Kalbimizin sesini de bu sayede duymaktayız. İnsan kalbinin yapabileceği basınç, kanı 10 metreye yüksekliğe fışkırtacak kadar kuvvetlidir. Yüce yaradan bu organa bu şiddetteki basıncı vermemiş olsaydı kalp vücuda kanı bu denli muazzam şekilde pompalayamazdı. Kalbimiz normal şartlarda dakikada 70-72 kez atmaktadır. Buna göre 70 yaşındaki bir insanın kalbi 250 milyon kere atmış olur. Bu atışlar ile 167.561.600.000 kilo kan damarlara pompalanmıştır. Muazzam, gerçekten muazzammm. Bu muazzamlığa şahit olduktan sonra nasıl oluyor da bu işlevi yerine getirebiliyor diye düşünmeden edemiyorum.
    Gerçekten her şeyi anlatmak o kadar imkansız görünüyor ki bilim insanları, doçentler, profesörler bu sanat eseri karşısında şaha kalkıyorlar. Onlar dahi bu kadar imkanlara, bu kadar özverili araştırmalara rağmen insan vücudundaki gizemin yüzde 80lik kısmını inceleyebilmektedirler. Ama açıklayamadıkları o kadar çok gizem var ki onların bile bir yerden sonra nutku tutulmaktadır. Tüm bu hadiselere hayretle bakmamak gerçekten ahmaklık olur. İdrak edilemeyecek seviyede bir organizma dönmektedir. Bu organizmaya bakıp bakıp tefekkür etmek gerekmektedir. Bilim insanı yıllarca bu organizmayı çözmekle meşgulken geldiğimiz noktada bile halen insanoğlunun vücudunda cevap bekleyen birçok soru bulunmaktadır. Sonuç olarak halen bile insan anatomisinde bilinenin dışında bir de halen gizemini sürdürmekte olan pek çok fonksiyon vardır ve aslında bunlar da en büyük tefekkürdür. Gizemini korumakta olan fonksiyonlardan birkaçını belirtmek gerekir. Bunlar;

    -Esneme: Bu fonksiyona net olarak kesin bir teori olmasa da bilim insanı buna birçok neden yüklemiştir. Tek bildiğimiz gerçek bir nesnellik var o da herhangi bir zamanda ortaya çıkabileceği ve bazen de bulaşıcı olabileceğidir.
    -Uyku ve rüyalar: Uykunun hepimiz için bir ihtiyaç olduğu ve uykusuzluğun insan sağlığı açısından çok ciddi zararlar teşkil edeceğini hemen hepimiz bilmekteyiz. Zaten yazımın içeriğinde uykusuzluğun 11. gününden sonra ciddi sorunları çıkabileceğinin ve hatta ölüme kadar gidebileceğini belirtmiştim. Ama gelin görün ki bu kadar mühim bir fonksiyon olmasına rağmen henüz bilim insanı neden uyumamız gerektiğini buna neden ihtiyaç duyulduğu hakkında kesin bir teori ortaya atamıyor. . Bir teori, ‘beyin gelişimi’ için uykunun gerekliliğine vurgu yapmaktadır.. Bu teoriyi çürüten bilim insanları ise beynin uyku esnasında neden sürekli uyanık ve aktif olduğunu sormaktadırlar. Uyku esnasında gördüğümüz rüyalar ve bu rüyalara istemdışı vermiş olduğumuz dönütler(tepkiler) bu teoriyi daha da zayıf kılmaktadır. Rüyalar hakkındaki teoriler de farklı farklıdır. Gün içinde yaşanan olayları hatırlamak, arzuları sağlamlaştırmak, hafızayı güçlendirmek gibi nedenlere bağlamaktadır. Ama tam olarak net bir gerçeklik bulunamıyor.
    Ergenlik: Bana göre bir dönüm noktasıdır. Komik geliyor olabilir ama en çalkantılı dönemdir. Aşklar, entrikalar, bunalımlar, kendini beğenmişlikler, ego takılmacalar, megaloman olmanın en kral dönemi denilebilecek en problemli dönemimizdir. Kimisi bu dönemi ciddi hasarlarla kimisi de hafif sıyrıklarla atlatır. Çünkü bu dönemde insanlarda fiziksel, psikolojik ve biyolojik olarak değişiklikler meydana gelmektedir. Uzmanlar bu süreci beyne bağlamaktadır ve ileride kendisini bekleyen sorumluluklar için beyni hazırlayan bir süreç olduğunu düşünmektedirler. Ancak uzmanlar insanların fiziksel olarak gelişiminin neden bu kadar uzun bir süreç olduğuna bir açıklık getiremiyor.

    Beyin: Gel gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere. Mekanizmanın en işlek kısmına, tefekkür edilebilecek en önemli uzuvlarımızdan biri, sır küpüne ve daha neler neler.. Beyin ve sinir sisteminin işlevi nasıldır, nasıl çalışır bilim insanı en çok bu kısmına yoğunlaşıyor. Ama halen bile net bir neticeye varılamamıştır. Beyin çalışırken tek midir, beyin çalışırken başka organlardan yardım alır mı, beyin nasıl ve neden bu kadar hızlı çalışır, dışardan vücuda gelen darbe veya herhangi bir nörolojik bozuklukta beyne sinyaller nasıl gidiyor, acıyı hissederken beyin nasıl tepki veriyor tüm bunlar ve bunlara benzer sorular yığınının cevapları halen beklenmektedir. Beynin gizemini çözmek adına beyni görüntüleyen bazı yöntemler geliştirilmiş olsa da bilmediklerimiz hala bildiklerimizden çok daha fazladır. Beyin ile ilgili alışılagelen sorulardan birkaçını da şöyle sıralayabiliriz; zeka nedir, zekanın seviyesini beyin mi belirler, bilgiler hazfızada nasıl depolanır, hafızada depolananlar tekrardan nasıl pratiğe dökülebiliyor, gerçekte hafıza nasıl depolanıyor ve tekrar nasıl kurulabiliyor, beyin neden uyur ve rüya görür, yetenek neden çeşitlilik arz ediyor, beyin zamanı nasıl gösteriyor, bilinç nedir, genel olarak iç güdülerimiz ile harekete geçen bu uzuv için bu soruların cevapları ne ifade eder gibi.
    İste özetle ayrintiya çok girmeden ya da giremeden, bazı durumları dile getirmeye çalıştım. Anatomimiz, bakıp bakıp tefekkür etmek gereken olagan üstü hadiseler topluluğudur aslinda. Yapilan bunca arastırma bunca imkanlara ragmen kesin bir neticeye varılamamıştır. Hala bile insan vücudunda bilinmeyenler silsilesi bulunmaktadır. İşte bizler de hem bilinen hem de bilinmeyenler ile tefekkür etmeliyiz. Ortada bir canlı yokken bir canlı yoktan var ediliyor. Ve bu varoluşçuluk süreci bir muazzamlık içerisinde gerçekleşiyor. Yaratan, şekil veren, koruyup gözeten Rabbimiz bu insanı en üstün varlık olduğunu bildirmiştir.. Onu bir kan pıhtısından yaratıp muazzam bir fonksiyonluk içerisinde geliştirip, en muazzam şekilde biçimlendirmiştir. Ayet-i Kerime’sinde de bizlere şöyle buyurmuştur ;
    MÜRSELAT Ayet 20,21,22,23
    ‘’Biz sizi âdi bir sudan yaratmadık mı?(20) 
    Onu sağlam bir yerde oturttuk. (21) 
    Belli bir süreye kadar. (22) 
    Demek ki biçimlendirmişiz. Ne güzel biçimlendireniz biz.(23)’’
    İşte yazımın konusu özetle bunlardır ama bunlardan ibaret değildir elbet. Temennimiz anatomimizin bunlarla ve dile getiremediklerimle kalmayıp daha da çok tanınıp, açıklanmasıdır. Belki de tanındıkça birtakım hastalıklara rahatsızlıklara da çare bulunabilecektir. Aslında konunun geniş olması bir bakıma beni aşıyordu. Çünkü benim çok da vâkıf olduğum bir konu değildi. İşin ehli değilim ama ilgimi çeken çok yanları olduğu için uzun bir süre internette araştıma halindeydim. Eşimin de doktor olması benim birtakım sorularıma cevap niteliğindeydi. Onun anatomi kitapları latin kelimeler yığını olmasına rağmen göz gezdirmişliğim ve birşeyler kapmışlığım olmuştu. Tüm bu imkanlar az veya çok beni konu hakkında bir takım bilgilere aşina etmişti. Bu geniş ve bilinmesi gereken konuyu da tefekkürle kaynaştırıp daha da muzzam olacağına kanaat getirmiştim. İyiki de yapmışım Aslında ben bu yazıma başladığımda ilk başta sadece tefekkürden yola çıkmıştım ve konuma giriş de yapmıştım. Konuyu biraz ilerletince anatomiden bahsetmiştim ve o muazzamlıktan bahsedince aniden bir karar alıp konumu değiştirmeye ve yeni bir başlık koymaya karar vermiştim. Konumun başlığı Tefekkür iken İnsan Anatomisi ile Tefekkür’de karar kılmıştım. Artık yeni konu başlığı ile günlerce hatta haftalarca süren araştırmalar sonunda yavaş yavaş işin sonuna gelmeye başlamıştım. Sonlar elbetteki birçoğumuza zor gelmektedir ama bu araştırma tarzı yazılar için bana göre sevindiricidir. Çünkü zorlu bir maratonun sonuna gelinmiştir ve artık son rütuşlar yapılıyordur. Son okumalar, son düzeltmeler ve son sözler.. Ben yazımın sonunda öncelikler bir hatam bir kusurum bir yanlışım olmuşsa sizin affınızı isteyecem. Çünkü çoğu bilgiyi okuyup öğrenerek buraya aktarmış oldum. Kaynağın doğru olup olmadığı hakkında çok fazla bir araştırmaya giremedim. Umarım hepsi doğru bilgilerdir ve sizlere o bilgileri doğru aktarmışımdır. Burdan blog yazılarında, köşe yazılarında, birtakım sayfalarıda bu tür yazılar paylaşan ve benim de onlardan yararlanmama vesile olan doktorlarımıza, bilim insanlarımıza ve eşime burdan minnetlerimi sunuyorum. En güzel bilgiler bizimle olsun hayırlı günler..

  • hamide erik
    18 Haziran 2017 - 11:40 | Linki al

    Selamlar Reçel Ailesi.

    Geçenlerde sizin sayfanızda okuduğum bir yazı bu yazıyı yazmama vesile oldu. Bundan iki sene önce gittiğim bir tiyatroda yaşananı daha doğrusu tiyatronun kendisini aktarmak istiyorum.
    Arkadaşlarla birkaç gün öncesinden Hz. Ömer konulu bir tiyatro olacağını duyduk Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezinde sahnelenecekti. Bizde haliyle bin hevesle gittik. Salon ilahiyat camiasından geçilmiyor. Hem fakültenin oraya yakın olması(Marmara ilahiyat Fakültesi) hem de konusu itibariyle seyirci kitlesi ilahiyat camiasını resmen davet yollar gibiydi. Gönüllü gidip geldiğimiz sevgi evlerindeki çocuklar bile gelmişti. Çünkü dindar(!) bir tiyatro ve muhakkak gitmek/götürmek gerek.
    Her şey iyi hoş derken. Başladı tiyatromuz(!) başrolde Ömer ve adı lazım olmayan kadın… adı lazım değil,ben demiyorum onların yansıttığı. Ömer üniversiteye giden temiz iyi çocuk rolünde kadın ise geceleri o mekan senin bu mekan benim diye gezen bir kadın. Ömer’i yoldan çıkarmak için sürekli kadınlığını kullanıyor onların deyimiyle. Ömer tam bir hayır, güzellik işleyecek sahne kararıyor figüranlardan biri(şeytan) ellerini şaklatıyor, kadına sesleniyor hemen sahne aydınlanıyor kadın devreye girip onu hayırlı yoldan döndürüyor. Mani oluyor. Ve bu saatlerce tiyatro boyunca sürdü. Ben bir yandan ağlıyorum. En sonunda hadi bir bitsin dedik tam bitecek bitişinin can alıcılığını hiçbir zaman unutamayacağım. Ömer yine iyi bir iş/durum peşinde, sahne yine kardı kırmızı ışık ve şeytan kadın geliyor sonra aydınlanıyor sahne. Elini Ömer’e uzatıyor ve Ömer bir iki tereddütten sonra tutuyor elini kadının. Yol alırlarken sahnede , arkadan şeytan yüksek sesle yeni Ömerler asla doğmayacak izin vermeyeceğim dedi. Sonra selamlaşma salon alkış tufanından inliyor bense ağlamaktan. Ne ben bir şeytan mıyım? Ben ve şeytan kadın ve şeytan yeni Ömerlerin doğmasına engel ben kadın,kadınlık…
    Ne diyecek söz kaldı ne başka bir şey. Ödül verildi oyunculara. Etrafta ağlayan bir arkadaş daha vardı biliyor musunuz onu görünce rahatladım biraz evet biri daha vardı ve yalnız değildim….
    Aslında daha diyecek çok şeyim var renkli eşarp takılmasın, aynı sınıfta okumayalım,yemekhane sırasında durmasınlar önümüzde, kantinleri ikiye bölmek için kavga eden bir fakülteden mezun oldum. Daha neler neler… yıllarca kendi iç çatışmalarımız.

    Teşekkürler siz güzel kadınlar yalnız değiliz….

  • Mikasa Ackerman
    25 Mayıs 2017 - 08:53 | Linki al

    Yaşadığın olaylar karşısında, içinde sana yol gösteren ve durumunu anlatan ayetler belirmiyorsa, belki de sınavının farkında değilsin demektir? Ne dersin?

  • malcolmiyye
    17 Mayıs 2017 - 12:47 | Linki al

    Annemin çok duyduğum bir lafıdır, “Büyüyünce anlarsın.”
    Evet, büyüdüm, ve anladım anne. Senin yaşadıklarını yaşadığım için değil ama, neden senin her zaman yemek yapan olduğunu, neden eve geç gelen kişinin babam olduğunu, büyüyüp bize yapılmış haksızlıkları gördüğümde anladım. “Ah, annem!” dersin ama o zaman geç olur derdi annem. Geç olmadı, ama ben “Ah, annem!” diyorum. Annelerimizden , ablalarımızdan ve kızkardeşlerimizden başka kimsemizin olmayışını iliklerime kadar hissediyorum. Öyle ki, babalarımızdan ve ağabeylerimizden beklediğimiz o ürkek kızlığımızı bir tek biz sahiplenebiliriz. Annemin yanında olamayışımın acısını bu kadar çekeceğimi hiç düşünmemiştim önceden, gayet asi bir evlattım ebeveynlerime karşı, taa ki güvendiğim erkeklerden kalleşçe yaklaşımlarla karşılaşıncaya dek, güvendiğim insanlar tarafından istismara uğrayıncaya dek. Bir kadın olarak yürüyebilmenin bile ne kadar zor olduğunu, ağzı sulanmış yaşlı başlı “amca”ların bakışları ile karşılaştığım zamanlarda düşündüm en çok. Karşıdan karşıya geçerken, örtümü düzeltirken, eteğim biraz açılırken bir şeyler görüp istifade etmek isteyen bir sürü alçakça göz üzerimdeyken, alışveriş yapmak için girdiğim dükkanlarda yılışığından ödün vermeyip kabinleri gösterenlerden, hayasızca tekliflerden öğrendim, bunlarla büyüdüm, ve anladım anne. Tüm bunlara rağmen ahirette alacağın karşılığı düşünerek, her gün yemek yapışına kızıyorum, kabullenişine kızıyorum, ama seni çok iyi anlıyorum anne. Her gün üstünde tepinip sonra ahkam kesen, yemeği beğenmeyen, dışarı çıkarmayan her konuda bir tek kendi bilirmiş gibi konuşan megolaman babama rağmen, her gün yemek yapışına kızıyorum. Dışarı çıkmayışına, kendinle ilgilenmeyi yalnızca süslenmek olarak anlayışına kızıyorum. Seni anlıyorum, büyüdüm ve anladım anne.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>