AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

1 14 15 16
  • Tuğba Cevheroğlu
    14 Kasım 2017 - 06:57 | Linki al

                                                       ERİL DİL VE ADAM
    Yine bir arkadaş grubu toplanması, yine mekânı işgal etme politikası. Çok sık olmasa da boş vakit buldukça arkadaşlarla bir araya gelip bir yerlerde toplanırdık.. Bunları yapıyorduk çünkü bunlar yapılmazsa bir zaman sonra yavaş yavaş kopmalar başlamaktadır. Bir araya gelmek yerine telefonlaşmayı seçenler ise, telefonun kendilerini birbirleri ile kaynaştıran ve hasret gideren en iyi yol gibi görseler de aslında mesafeyi açan ‘en sinsi buluştur’ benim kanaatimde. İşte bu dostlukların devamına istinaden yine bir araya gelip hasret giderelim dedik. Sohbet muhabbet ilerleyince bir müddet sonra grup içinde gruplaşmalar, grupçuklar gelişmektedir. Bu grupçuklar içinde en az iki kişi kulak kulağa verip sohbeti kişileştirmeye götürürler. Benim o günkü grupçuk arkadaşım, yıllardır dostluğumu sürdürdüğüm, fikir olarak çoğu kez zıtlaştığım ama yine de dostluğumuzu her daim devam ettirdiğimiz feminist görüşlü bir bayan arkadaşımdı. Bazı arkadaşlar grup içerisinde ‘Simone’ diye hitap ederdi, ünlü Fransız feminist yazar Simone de Beauvoir’e misilleme yaparak. Sohbetimiz grupçuk içinde devam ettiği için kişileşti ve bizim Simone başladı başından geçen bir olayı anlatmaya. Gıpta edilecek bir hadiseydi. Bir okul konferansında konuşmacı ile bir konu hakkında münakaşaya girmiş ve kendisi haklı çıkmıştır. Netice itibariyle konuşmacı da haksız çıkmıştır. Bizim feminist Simone de haklılığı ile övünürken tam da o esnada olayın tesiriyle ‘Adamsın sen ya!’ dedim ve her şey bir anda tersyüz oluverdi. ‘Nasıl yani ya’ denilesi bir eda ile iki kaşı arasındaki çizgiler belirginleşti, gözler çekikleşti, dudaklar büzüldü ve başladı höykürmeye. O an sanki karşımda birden bire bilgelik abidesi belirivermişti. Tabi ben bu bakışların odağında iken halen olaya hakim değildim. 
    – Neden sohbet birden dehşete dönüştü, ne dedim, ne yaptım bilader? diyecek gibi oldum ama yine de dumur olmuş bir surat ifadesiyle olayı sessizce çözümlemeye, bir anlam yüklemeye çalışıyordum.. Derken tıpkı bir ejderha gibi hakaret içerikli kelimeleri alev alev püskürüyordu yüzüme doğru, ardı sıra. Bir an o alevler arasından bir kıvılcım gördüm. 
    -Adam ha!, ne adamı ya!, adam ne yaa!..
    “Hmmm!” meğersem höyküren ejderhadan çıkan alevin sebebi -Adam’mış!!- Çünkü adam tabiri, benimkinin aort damarından tüm bedenine akan o feminist kanının bir yerlerde pıhtılaşmasına yol açmış ki kriz durumları oluşturmuştu. Ah be Adam! sen neymişsin be!
    Şimdi geleyim sözlü diyaloğa;
    -Dostum dur bir sakin ol, celallenme hemen. Adam dediysek hakaret mi ettik? Neler oluyor ya hu?
    -Bir kaağğdıınaa(kadına) yapılan en büyük hakareti, bir kadın olarak sen yaptın şu anda.. 
    -Hmmm şimdi anladım. Biz ne zaman bir araya gelirsek politik konularımızdan biri açılıyor ki genele bakarsak bu politik tartışmaların asıl müsebbibi de sensin.
    -Tartışmayı sen çıkardın ama.
    -Tamam da ben tartışılacak bir durum görmüyorum. Sen ‘Adam’ dememe takılmışsan ben bu tabirde garabetlik bir durum da görmüyorum. Büyüksün, insansın demekti maksadım.

    Bu diyalog böyle devam etti ama biz genelde siyasi veya ideolojik bazı konularda bir anda kedimizi tartışmanın içinde buluyoruz, ben her ne kadar apolitik biri olsam da. Ama bu tartışmamızda bir şeylerin farklı gittiğini anlamıştım. Çünkü o söz ağır gelmişti, incitmişti ‘’bir ‘kadın’ olarak’’ kadınları aşağılamakla itham edilmiştim. Kullandığım kelime hakaret ihtiva etmiyor olsa da resmen hakaret bombardımanına tutulmuştum.
    Ona göre o tabirden sonra kötü biri oldum, kadın düşmanı oldum. Bir kelime, yanlış anlaşılan ya da kendisine göre anlam yüklenen bir kelime (adam) nasıl oluyor da bir anda arkadaşlığa ket vurabiliyordu bir türlü idrak edememiştim. Onun gözünde ataerkil düşünceyi savunan, erkek egemenliğine alkış tutan, kadını kadınlığım pahasına ezen, erkeği yere göğe sığdıramayan biri gibi göründüm. Bu görüşe sahip biri konumunda görünmek bile oldukça rahatsız edici bir durumdu. Durumdan oldukça rahatsızlık duyduğum için de o an oradan ayrılmak istemiştim. Müslümanlığını mütevazi bir şekilde yaşayan ben, kadını en mübarek varlık olarak görürken, feminist görüşe sahip arkadaşım ise beni kadını aşağılayan, onu hor gören biri olarak görmekteydi. Tüm bu yakıştırmalar ne yazık ki yanlış anlamlandırılan bir kelime yüzünden olmuştu. Aslında tartışmanın çıkmasındaki asıl sebep ‘Kadın kadındır’ felsefesini savunmuş olmalarıdır. Onlara göre kadın adam değildir. Bu akımın minvalinden giden kesim kendi felsefelerine aykırı fikirleri sadece topal bilgileri ile savunurlar. Bunlar birtakım egoların peşinden gider ve bilgiden bihaberdirler. Ayrıca içlerinden bazıları da batının entelektüellik adı altında bir takım ideolojileri kendilerine bir rehber gibi görürler.. Maalesef ki beyinleri sabit birkaç çöp yığını bilgiler ile izole edilmiştir. Şuraya bir dip not düşmeliyim ki; kadın hak ve hukukunu savunan demokrat ve feminist görüşe sahip saygın düşünür ve akademisyen kadınları bu kategorinin dışında bıraktığımı belirtmem gerekir. Çünkü bunlar bir takım bedeller de ödeyerek kadın haklarını savunan saygın kadınlardır ve bunlar eleştirdiğim kesim ile asla kıyaslanmamalıdır. Bu iki ayrı kesim aynı kefeye konulmasın.  Benim eleştirmek istediğim kesim feministlerin çürük olanlarıdır. Bir de bu kesimin bir öncüleri var ve o öncü ortaya bir fikir atar, piyonları ise gayriihtiyari kendilerini o fikir ile ifade ederler. Bu sadece bağnazlıktır ama gönül isterdi ki ‘keşke böyle olmasaymış..(Çürük tahta çivi tutmaz diyerek parantezi kapatıyorum!)

    Adam tabiri ile xy kromozomuna vurgu yapıldığı sanısında değilim ve bu tabirin cinsiyetçiliğe addedilmesini de acizlik olarak görüyorum. Kadınlığa, bir kadın olarak kadınlığımıza hakaret olarak asla görmüyorum. Mesela ben bu tabiri büyüksün, insansın  anlamlarında  kullanırım ve hep de öyle bilirdim. Zamanla birtakım değişiklikler olduğu aşikârdır ama bunu yine insanlar bu hale getirmiştir. İşlerine geldikleri gibi şeklini şemalini değiştirmişlerdir.. 

    Mesela bu kavramın lügatına baktığımızda adamın Adem’den geldiğini söyleyen din bilimciler, bunun cinsiyetçilikten değil de ilk insan, insanlık teriminden geldiğini savunmuşlardır. Yapılan birçok araştırmada ise Kur’an-ı Kerim’in hiç bir yerinde Adem’in erkek olduğuna, cinsiyet kavramına değindiğine dair elle tutulur bir kanıt bulunamamıştır. Tabii Adem’in erkek olup olmaması konumuzun dışında olduğu için içeriğe çok girmeyeceğim. Etimolojik olarak Arapça, Latince, İbranice gibi bazı dillerde de insanların atası, Adem, insanoğlu, insan, toprak anlamlarını almaktadır. Görüldüğü gibi etimolojisini de incelediğimizde hiçbir yerde erkek olduğuna dair her hangi bir söyleme rastlanmamıştır ve özellikle insan anlamında kullanıldığına vurgu yapılmıştır. Yani aslında zamanla farkında olmadan ‘insan’ denen varlık sadece ‘erkek’  olarak görülmeye başlanmıştır. Böylece kadın biraz daha arka planda bırakılıp, erkek egemenliği önde tutulmuştur. Bu algı da aslında tarihsel sürece baktığımızda, savaşan kesim erkekler olduğu için birçok alanda egemenlik erkeğindi. Çünkü o dönemlerde kim güçlü ise egemenlik onundu. Nasıl ki günümüzde para güç demekse geçmişte savaşanlar, savaşabilenler güçlüydü. Yani güçlü olan, egemen olanlar aktiftir,  insandır, tek varlıktır algısını oluşturmuştur. Kısacası kadını adamdan saymayıp kadını yücelttiğini sanan güruh sınıfı aslında erkek egemenliğini savunmuş oluyor, farkında olmadan. İşin bir başka boyutu da bir takım mesleklerin sadece erkeklere addedilmesidir. Yani yüksek mertebede saygınlık kazanan ve gücü simgeleyen bazı mesleklerin öncelikli olarak erkeklere yakıştırılmasıdır. Elbette ki bu da yanlış bir algı kazandırmaktadır. Feminizm üzerine çalışmaları olan Aspurçe Gizem Kılınç bu algıyı yayan en tehlikeli unsur olarak medyayı göstermektedir. Bir yazısında bunu güzel bir dille de açıklamış. O yazının bir bölümünü aynen aktarıyorum;
    “Çünkü bütün toplumsal kalıplar bize normal olanın, öncelikli olanın erkek cinsiyeti olduğunu dayatıyor. Medyadan halen daha yaygın olarak yapılan basit bir örnek; bir haberde geçen doktor, bakan, hakim vb. gibi meslekten olan bir kişinin cinsiyeti kadınsa bu vurgulanır, kadın doktor, kadın hakim gibi… Çünkü akla ilk gelenin erkek olacağı varsayılır.” demiştir.

    “Savaşıp gücü elinde tutanlar, saygınlık kazanan meslekler, medyanın desteğini elinde tutanlar, yaratılmışların en kutsalı, en prototip örneği teşkil edenler sadece erkeklerdir.” algısını zihnimize aşılayanlar şuan eril dili ortaya çıkaranlardır aslında. Bunlar aşılandıktan sonra da ‘adamlık’ vasfını elinde tutan elbette ki  ‘y kromozomu’ olmuştur. 

    Sonuca gelecek olursam, birçok kelimede olduğu gibi adam tabiri de kavramsal olarak zamanla morfolojik yanılgı ile asıl anlamını yitirmiş, başka anlamlara tabii tutulmuştur. Bunda birçok unsurun etkisi olduğunu belirtmeye çalıştım ama özellikle bir takım ideolojik, seküler, laik fikirlerin etkisinin daha çok olduğuna vurgu yapmak gerekir. Dildeki birtakım kavramlara fonetik zorunluluklar getirilip yapısı değiştirilerek eril anlamlar yüklenmiştir. Zaman içerisinde bu kelimede anlam genişlemesi mi, anlam daralması mı, anlam değişmesi mi, anlam kötüleşmesi mi veya çok anlamlılığa mı uğramış onu bilemem, onu işin erbabına sormak gerekir. Bilinen bir gerçek var ki o da zamanla kavramın değiştirilmiş, erilleştirilmiş olmasıdır. Ayrıca bu yazım bazılarına irrite gelebilir ama adamlığın cinsiyetçiliğe ‘uyarlanmasına’ bir türlü anlam veremiyorum. Velhasılıkelam dili körelmiş fikirlerin esiri olmaktan çıkmasını temenni ederek yazıma son veriyorum..

  • Beyan Geylani
    5 Eylül 2017 - 07:24 | Linki al

    Bismillehirrahmenirrahim diyerek başlamak istiyorum sözlerime.
    Yıl 2016 idi. Diyanetin ,terorden etkilenen Doğu ve G.doğudan bazı iller için hazırlamış olduğu bir yaz kampı oldu. Ve bu kamp ilk kez gerçekleşecekti. Diyarbakır’ın: “Sur,Silvan,Bismil” , Mardin’in: ” Derik,Dargeçit,Kızıltepe”, Hakkari’nin : Şemdinli, Yuksekova ilçelerinden toplam 160 öğrencinin katılımıyla gerçekleşecekti. Istanbul’a ilk kez gelen onlarca öğrenci vardı içlerinde. Bu öğrencilere ayrica eşlik eden hocaları vardı.
    Şemdinli ekibinden eşlik eden hocaları bendim. Üç hafta sürecek bu kampa gelmeden önce tereddütlerim başlamıştı:” acaba nasl insanlarla karşılaşacağız, acaba üç hafta nasıl geçecek?” Vs. Vs., derken…
    23 Temmuz 2016 da Sabiha Gökçen havalimanina inmiştik. Bizi, bizzat programin koordinatorü” Ayşenur Kapusuz” Hanim Efendi karşılamıştı, adı gibiydi. Samimi kollarıyla kucaklamıstı bizleri. Program başlamış, Ümraniyede bi özel yurtta misafir etmişlerdi bizi. Her şey o kadar güzel ve özeldi ki… Mısralara sığmayacak kadar güzel. Çünkü; gönül bağları kurulmuştu. Belki çoğu öğrenciye batıda ki kardeşleri farklı anlatılmıştı. Bundan eminim… Ama ;kurulan bu gönül bağında çocuklar memleketlerine döndüğünde binlerce arkadaşına doğru bildikleri yanlışları düzeltecek,kardesliği anlatacaktı.Sizlere bunlari nasıl anlatsam bilmiyorum, bir yıl geçmiş ama; bu kampı hatırladığmda sanki bu insanlarla hala biraradaymşım gibi, yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi…
    Konuyu dağıtmadan devam etmek istiyorum, “gönül bağı “demiştim değil mi?
    Evet, gönül bağı…
    Çok güzel günlerimiz oldu.
    Çok güzel insanlar biriktirdik kurulan bu gönül bağında…
    Öğrencilerden ve velilerden gönlümüzü Coşturacak sözler duyduk. Ayşenur hocam ve ekibine nice dualar edildi…
    Özellikle bi öğrencim vardı, hiç konuşmazdı. Bir ya da iki kez duymuşumdur sesini o da çok kısık bi şekilde. Programın biteceği gün veda gecesi düzenlenmişti güzel ve özenli bir şekilde. Konuşmak isteyen öğrenciler mikrofono alıp kamp hakkında duygu ve düşüncelerini dile getiriyorlardı. Bi yere dalmıştım, kulaklarıma yabanci bi ses geldi, ‘bu konusan kim? ‘dedim ,başımı kaldırıp baktığımda sesini hiç duymadığımz o öğrencimiz, mikrofonu alıp hem konuşuyor hem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kamp sona erecek diye…
    Yaşadığı o terör olaylarr ve özel hayatından dolayı içine kapanan o güzel öğrenci mikrofonda “siz benim ikinci ailemsiniz, sizi çok özleyecem, sizi asla unutmayacağım ” deyip hıçkıra hıçkıra ağlayıp ağlatması kurulan gönül bağlarının eseriydi…
    Daha nice güzel eserler…
    Ve bilinmesini isterim ki hala veliler arar , kızlarının olumlu yönden sürekli değiştiğini söyleyenler var, hala hocalarına dua edenler var…Allah’ın izniyle de var olacak. Hizmetini Allah için yapanlar var oldukça, onlara dua edenler olacak…

    Arada şiir karalarm, tabi ki ilham geldiğinde. Orda ki o güzel arkadaşlardan aldığm muhabbetle gelmeden ettiğim o boş tereddütlerimin yerini gönlümden dökülen şu dizeler aldı:

    Ebu Zer’in yalnızlığını isterken
    Musab Bin Umeyrler,sahabe aşkıyla dolu yürekler karşıladı bizleri.
    Doğudan gelen ters lalelerdik biz,
    Dağların eteklerinde açan sessiz,sedasız.
    Sonra İstanbul’un laleleriyle buluştu, ters dönen hüzünlü lalelerimiz.
    Bakışlar aynı, gönüllerde ki nota aynı Mekkenin Fethi misali gönullerin fethi.
    Niye bu kadar güzelsin İstanbul?
    Osmanlının nefesi var yüzünde
    Bilallerin sesi yükseliyor minarelerinde.
    Uhut gibi yorulsan da ayneyn tepesinde bekleyen yiğitlerin var senin.
    Bizler bulutun takip ettiği Peygamberin ümmetiyiz.
    Ezanı susturmaya çalışan kılıç darbenin “Allahu Ekber!” diyerek kalkan oldu iman dolu gençlerin.
    Kürd’üydü, Türk’üydü, omuz omuza verdi.
    Tank tüfeklere karşı ìmanları yendi,
    Hep birlikte “Ne Mutlu Müslümanım!”denildi.
    Ah ah! Zeyd Bin Haris olamadık ki taşın önüne geçecek,
    Sahabe zamanında yaşamadık ki habibi görecek. ‘Ümmeti Ümmeti!’diye bu aziz peygamberin
    Önüne geçilecek inşAllah bu fitnelerin.
    Doğu, Batı diye ayrım yapanlar!
    Taifte taşlanan bir peygamber var.
    Tek kötü söz söylemeyen bir Yâr(s.a.s)
    Buralar peygamberin ayak bastığı diyarlar.
    Tüm ümmetin nefesi var.
    Seyit Taha Şemdinli’nin Nehri’sinde
    Davası aynıdır, Akşemsettin Hazretiyle.
    Bizler de takip ettik yolu,
    Onların da gönlü Muhammed’in muhabbetiyle dolu,
    Doldu sebilimize kardeşlik nuru
    Işık olmayan yere dağıtacağız onu.
    Şemdinli,Yüksekova Antep’lisinden aldı deva.
    Sur,Silvan,Bismil, geldik, gidiyoruz hava sis mi?
    Derik,Dargeçit,Kızıltepe,
    Haydi kal selametle ey yedi tepe!!!

    Bunu paylaşır mısınız bilemem, haa paylaşmanızı ister miyim? Tabiki evet . Bu güzel kardeşliği herkes bilsin isterim.Beni size yönlendiren de, bu Istanbul daki güzel ekipten kıymetli bi dost oldu, bilmenizi isterim

    Sevinçlerimizin yaninda üzüntülerimizi de paylaştık. Üzüntülerimize kardeş olanlarıda gördük. E daha ne olsun? Kurulan bu gönül bağından , emeği geçen herkesten Allah razı olsun…

  • Tuğba cevheroğlu
    3 Ağustos 2017 - 08:39 | Linki al

    BİR ÇOCUK VE ADİ KAPİTALİZM

    Yeni bir gün, yeni taslaklar, yeni bir yazı, yeni fikirler, yeni yeni hayatlar…
    Çocuktuk biz, daha o zamanlar. Bilmiyorduk evden çıkarken fişleri çekmeyi, ocakları kapatmayı. Böyle dertlerimiz, böyle sorumluluklarımız yoktu bizim. İstemezdik akşam olmasını, akşam demek eve dönmek demekti. Oyunlardan, oyunlarımızdan ayrılmak demekti. İşte bunlar bizim çocukluk dertlerimizdi. Çünkü orda bizim kendi hayatlarımız, kendi dünyamız vardı. Bizim şekillendirdiğimiz, bizim yön verdiğimiz, bizim kurallarımızın olduğu bir dünya. Bazen de kuralsızlıklar yaşanırdı . Çünkü yeri geldiğinde oyuncakları paylaşırken adil davranmazdık, kural bozardık en güzel oyuncakları kapmak adına.. Çamurdan tencerelerimiz, tabaklarımız vardı. Otlar yemeklerimiz ve o otları kesmek için kırık çamlardan bıçaklarımız olurdu bizim.. Hele bir de yazın dikenlerin üzerini saran o sarı yosunlar yok mu!.. Onları toplayıp avucumuzun içerisinde ovup ovup suyunun elimize sinmesini sağlarken ne mutlu olurduk. Sinen su ile avuçlarımız turuncumsu rengine bürünürdü. İşte asıl cümbüş o zaman başlardı. Bu yosunların elimize sinen suyunu kınaya benzetirdik ve kına olduğuna kendimizi ikna ederdik ‘hemencecik’. Kınamızı yaktık ki kına demeye bin şahit gerekliydi Eveeet ben de kına yaktımmm ve bunu ben yaptımm! Ben elime kınamı yaptım!! İşte bu sevinç anlatılmayacak kadar büyüktü. Annem için küçük benim için büyük bir sevinç. Gerçek kına dururken neden yosun suyuna sevinen çocuklardık ki biz. Küçücük ellere neden kınalar yapılmazdı ki.. Ahh ah çünkü kına demek gece yatarken yastığa, yorgana kına değer leke olur demekti. Büyü kocaman ol (ki o kocamanlık literatürüme giren ilk korkutucu söz olmuştu) sana öyle kına yaparız diyen annelerimiz vardı bizim. Çocuktuk diye kendi dünyalarında bizi her zaman kısıtlayan, hor gören annelerimiz vardı bizim. O yüzdendi ki kendi dünyamızı kurup yosunların soyundan kınamızı yakardık annelere, onların yataklarına, yorganlarına rağmen. Peki ya bayramlara yakın günlerde evlerde pişen çöreklerin köyü sarıp sarmalayan o mayhoş tarçın kokusu halen de var mı sizin köyünüzde? Kokusu halen burnumda ama daha taze iken yiyemezdik hep hemen bayram olsun da onları yiyelim derdik. Bayram olurdu ama biz yine yemezdik. Çünkü şeker telaşına girerdik; ‘’kim daha çok toplayacak acaba’’derdik. O yüzdendir ki tadı damağımızda kalmazdı ama kokusu kalırdı… Şimdi ise apartmanlar var ve bayramlarda bile çocuklara kapılarını açmaktan aciz apartman sakinleri..
    Bilmiyordum Ahmet’in babasının annesini dövdüğünü, bilmiyordum Ahmet’in hep bunun için içine kapanık bir çocuk olduğunu. Aptal bir çocuk bilirdik, konuşmadığı için hep gülerdik, dalga geçerdik, hor görürdük Ahmet’i. Bilmiyorduk, çocuktuk.. Ahmet büyüdü kocaman oldu(‘’kocaman’’ulaşılmaz sanılan hep uzak görünen manasını verdiğim sözcük bozuntusu) ama adam olamadı ve yıllardır hapishanede suçu ise hırsızlık. Evet Ahmet, kendini ifade etmekten bile aciz Ahmet, hırsızlık yapmakta nam salmış Ahmet. Babasının oğlu Ahmet..
    Bilmiyordum Fatma Ninenin hasta olduğunu, bilmiyordum oyuncaksız çocukların olduğunu, bilmiyordum çünkü daha çocuktum.. Ne kavgayı, ne üzüntüyü ne de ölümü bilirdik. Herkesi mutlu sanırdık, herkes çamurlarla oynar ve herkes çamur ile mutlu olabilir sanırdık.. Mutlu olduğum bir şey daha vardı o da oyuncak bebeğimdi. İki küçük daldan yaptığım oyuncak bebeğim, kendi elimle yaptığım oyuncak bebeğim. Biri diğerinden az uzundu ve uzunu tüm vücudu, biraz küçüğü ise kolları ve elleriydi. Çok severdik, el üstünde tutardık, ucuzdu belki ama severdik en sevdiklerimizdi. Belki boyalı dudakları, bayalı saçları yoktu ama bezden temiz bir yüzü vardı benim oyuncak bebeğimin. Kara kalemim vardı ve onunla siyah saçlar, zeytin gözler, kalın kaşlar yapardık bebeklerimize. Bilmezdik kontür kaşları, lens gözleri, boyalı saçları. Mesela annelerimizin terziliklerinden kalan artık kumaşları vardı. Girerdik aralarına en güzellerini seçip boydan boya sarıp sarıp sarmalardık, küçük saplardan yaptığımız bedenlerini. Evet sardıkça sarardık bilmezdik mini eteği, göğüs dekoltesini. Çünkü estetik nedir bilmezdik sivrileştirilen, silikonla büyütülen memeleri, ince beli, düz ve uzun bacakları da yoktu bebeklerimizin. Çocuktuk daha çamurlarla oynayıp mutlu olamayı bilirdik. Kapitalizmi, modernizmi bilmezdik küçüktük çocuktuk. Biz barbie bebekleri bilmeyen çocuklardık, kapitalizmin gölgesine sığınan çocuklar değildik..
    ..Ama artık büyüdük ve önce para ile tanıştık sonra şehirlerle, şehir hayatıyla. Unuttuk çamurlarla mutlu olmayı, unutturdular bize. Para ile aldığımız akülü arabalarımız var. Estetiği cazipleştiren, makyaj ile tanıştıran barbie bebeklerimiz var bizim. Tarçın kokusunu da unuttuk mesela, bayramlarda tatillere gitme telaşından. Tadamadık o tadı kokusuyla yetindik, yetiniyoruz. Büyüdük kocaMEN olduk ama adam olamadık.
    BÜYÜDÜK ve adi kapitalizmin kurbanı olmuş çocukluklarımız var artık..

  • Sema Tursun
    3 Ağustos 2017 - 08:37 | Linki al

    Putumuz kim?
    “Hamd, övme ve övülme yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
    | Fatiha . 1
    Asırlar önce Hz. İbrahim’in putları paramparça ettiği o sahne bir uyarıcı olarak zihnimin baş köşesinde durur hep. Hiçbir zaman kendimize ve sevdiklerimize yakıştıramadığımız şirkin ne kadar somutlaştırılabileceğine tarihte en büyük kanıtlardandır putlar. Ve onlardan kurtulmanın da somut bir direnişe bağlı olduğuna. Peki bu yönde gerçek anlamda sorguladık mı hayatlarımızı! Acaba bizler kendimizi ve çevremizdekileri hangi ölçülere göre değerlendiriyoruz, zamanımızın büyük bir kısmını nereye harcıyoruz, hayatımızda kutsadıklarımız neler?
    – Allah bizden doğrudan ve aracısız dua etmemizi istemiştir. Buna rağmen kendimizi aşağı görüp aracılarla Allah’a ulaşmaya çalışıyorsak övüp üstün tuttuğumuz aracı kimse bizim putumuzdur!
    – Ev işini hayatının merkezinde gören, en aksatmadan ve heyecanla yaptığı iş temizlik olan, kendi evinin temizliğiyle övünüp/yerinen, komşusunu evinin temizliğine göre övüp/yeren ev hanımının putu ev işidir!
    – Okuduğu bölüme delicesine bağlı olup başarısıyla kendini üstün görüp başarısızlığında küçümseyen öğrencinin putu bölümüdür.
    – Her kim olursa olsun, o olmadan yaşayamayacağına inanan, o kişiyle olan ilişkisini kutsal görüp bağımlı hale gelen kişinin putu en sevdiğidir.
    – Allah rızasıyla da gelmiş olsa bulunduğu mevki ve makama aşırı düşkün olan, koltuğu sarsılsa hayatının bir anda darmaduman olacağına inanan kişinin putu koltuk sevdasıdır.
    – Kendini güzelliğiyle üstün gören genç kızın putu kendi bedeni, aksine kendini çirkinliğiyle aşağılayan ve güzel insanları üstün gören genç kızın putu güzelliğine imrendiği kişilerdir.
    – Yetenekleri ve çalışmalarıyla kendini büyüttükçe büyüten bu yeteneklere sahip olmayan insanları yok sayan kişinin putu becerileridir.
    – Hayatı boyunca Allah’a ve İslam davasına göstermesi gereken sevgi, gayret ve teslimiyeti başka bir fikir veya ideolojiye harcayan, hayatının merkezinde bu düşünceleri konumlandıran ve İslam dışı olsa da bu ideolojinin desteklediği faaliyetleri gönülden yapan kişinin putu ideolojisidir.
    – Kendini eşinden sürekli olarak üstün gören kişinin putu kendisi, sürekli olarak eşini üstün tutan kişinin putu eşidir.
    – Son derece bağlı olduğu gelenek ve göreneklerinden bir an için bile şaşmayan, adetleri yerine getirme telaşındayken namaz kılmayı dahi unutan kişinin putu örfüdür.
    – Sosyal çevresine aşırı düşkün, hayatını onların düşünce ve beğenisine göre organize ederken Allah rızasını ikinci plana atan kişinin putu çok sevdiği dostlarıdır.
    – Çocuğunun kendisinden soğuyacağını düşünüp ona İslam’ı hiç anlatmayan sürekli onun konforunu düşünen anne veya babanın putu çocuklarıdır.
    – Zamanının çoğunu yiyip içmekle geçiren kişinin putu yiyecek ve içeceklerken; sağlıklı kalmak için sürekli olarak ne yiyip içeceğini planlayan kişinin putu aşırı önemsediği sağlığıdır.
    – Annesinin aldığı şalın, çok sevdiği dostunun hediye ettiği kalemin, yanından hiç ayırmadığı doğal taşın kendine uğur getireceğine inanan kişinin putu medet umduğu cansız metaryallerdir.
    – Allah’ın izni ve yardımıyla gerçekleşen doğa olaylarını doğadan görüp ona aşırı bağlı olan kişinin putu doğadır.
    – Girdiğimiz herhangi bir ortamda Allah’ı hatırlatmamız gereken giyim, duruş ve davranışlara sahip olmamız gerekirken herhangi bir çıkar veya haz için başka hedeflerle giyinip hareket ettiğimiz isteklerimiz putumuzdur.
    – Allah’ın izni olmadığı sürece kendisine zarar veremeyecek olan herhangi bir kişi veya varlıktan ölesiye korkan, bu nedenle onun isteklerine göre hareket eden kişinin putu korktuğudur.
    Tüm bunlar ve sayamadığım daha birçok put… Yaşam boyunca kendimizi şirkten korumak ve kurtarmak için ne gibi somut faaliyetler yapıyoruz bunları baştan sorgulamak gerek! “Yok hayır ne alakası var benim kalbim temiz” diyorsanız Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmeyip sürekli olarak arkasına sığındığınız ve temiz olduğunu iddia ettiğiniz kalbiniz sizin putunuzdur.
    Selametle.

  • 1 14 15 16

    Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>