AçıkMutfak

AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

  • GÖK NEREDE

    Kendine ait olmayan dünyalarda mekik dokuyan kadınlar bilirler; hayatları kendilerinden başka herkese adalıdır ve kendilerinden başka herkesin her şeyidirler. Doğduklarından beri kökleşmiş bir sistemin çarklarına değe değe görünmez olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilip dururlar. Ama… Hepsi değil.

    Ben bilinçli olarak değil ancak hayatına sahip çıkmayı, annesinin yediği dayaklara şahit olan biri olarak, çocukluğundan beri ilke edinmiş biriyim. Sanırım annesinin çaresizliğinden çare üreten, kendini muhafaza etmek adına savaşmak zorunda kalan kız çocuklarından biriydim. Aslında size anlatmak istediklerim bunlar değil, fırsat olursa belki… Ama şimdi gırtlağımı sıkan kelimeleri uçurma vakti.
    Ağrı’nın merkezinde bir lise… Ağrı’da kadın hakları çalışması yaptığımız zamanlarda eğitim seviyesinin düşük olduğu mahallelerin birinde “Kız çocukları” okusun diye kolları sıvamıştık arkadaşımla. Kız çocuklarını okutmayan babalar-ağabeyler, evlatlarını ve kardeşlerini İmam Hatip dışındaki okullara göndermek istemediklerini söylemişlerdi. Okulun kötüsü olmaz deyip “yetkililerle” görüşmeler yapmış ancak bunun meyvesini hemen (ya da hiç) alamayacağımızı anlayıp beklemiştik çünkü hayat; her şeyin en güzelini sabırla yoğuruyordu bu coğrafyada ve mutlaka ağır bedelleri oluyordu. Sonra umudumuzu kesmemizin canımızı daha az acıtacağını düşünüp açmamak üzere kapatmıştık konuyu. O yıllarda üniversite eğitimimi tamamlamak üzere şehir dışına çıktım, okulumu bitirip memleketime döndüğümde atanamayan her öğretmen gibi Milli Eğitim Müdürlüğünde aldım soluğu. Ve bir lisede ücretli öğretmen olarak çalışmaya “hak” kazandım. Öyle ki Müdür Bey, beni bizzat arayıp yolu tarif etti ve tarif edilen yere tabii ki arkadaşımla birlikte gittim. Vardığımız lisenin muhiti bizde şaşkınlık yaratsa da kısa bir şoktan sonra yapılması için çalmadık kapı bırakmadığımız ve umudumuzu kestiğimiz şey; bu okuldu ve ben burada çalışacaktım. Kız çocukları küçük yaşta yuva kurmak yerine bu binada hayal kuruyorlardı, evde çeyizlik eşyalar örmek yerine elleri kalem tutuyordu öyle mi? İşte bunun hazzını hiçbir şeye satamazdık. İmam Hatip’leri sevmem ama orda ücretli öğretmenlik yapmayı başka bir okula atanmaya milyonlarca defa tercih ettim o dakikada. Ancak her tercih bizi, her zaman mutlu etmeyebilir, bunu bilmiyordum.

    Okulda erkek sınıfları ayrı, kız sınıfları ayrıydı. Ama girdiğim her sınıfta gözlerinin içi gülen çocukları gördükçe “karma” eğitim düşüncemi bir kenara bırakıp günlerce düşündüm: “Aklımdakilerin ne kadarını, ne kadar sürede aktarırsam daha az zehirlerim?” Herkesin asabi ve ciddi olduğu o binada ben hep “gülümsedim.” Çünkü toplanma kampındakilerin en ihtiyaç duydukları şey; gülümseyerek umut aşılayan insanları görmektir. Çünkü benim listem Schindler’in listesinden kabarıktı. Her sabah sıraya zorla dizdirilen kız ve erkeklerin arasında bir köprü gibi duran öğretmenler mutlaka ibreti alem olsun diye öğrencilerden birkaçını döverlerdi, buna okul müdür yardımcısı olan “kadın” da dahil. Kur’an kursu mezunu olan bu kadının aldığı dini terbiyenin bir gereğiydi bu. Sanırım, müdürün de müdür yardımcısının da pedagojik formasyonu yoktu, çünkü tepeden gelme oldukları diplomasız olduklarının kanıtıydı. Müdür Bey, her sabah konuşmasında mutlaka bir “aile” olduğumuzu söylerdi. Hani şu içinde; ensest, şiddet, sömürü olan müessese… Bir gün çocuklardan birini kolunun kıracak kadar çok döven müdürün odasına daldım sinirle. Siz aile üyelerinizin kolunu mu kırıyorsunuz, diye sordum. Beni tehdit etti.

    Kız sınıflarından birinde “Şiir Bilgisini” işlediğimiz sakin, güzel bir gün…Hava o gün çok güzeldi çünkü umudumuzun altında kalacağı kar olayına, bizi teslim etmeden önce sonbaharın en güzel anlarını tattırıyordu bize ki bu, iklimi kara(sal) olanlar için bulunmaz nimettir. İşte o gün 9. sınıf “kız çocukları”na dedim ki; bahçeye çıkıyoruz. Şaşkın bakışlarına cevap vermedim ancak bahçeye çıkınca: “Yere sırtüstü uzanıp gökyüzünden lezzetler tadın, sonsuz düşünün, günah-ayıp-yasak kelimelerini unutup aklınızdaki cesur kelimeleri kağıda dökün ve bunun da adı “şiir” olsun. Şaşkınlıkları arttı ama her emre itaat etmeye mecbur kaldıkları için beni sorgulamadılar. Sadece bir tanesi: ” Ayıp olmaz mı?” diye sordu, olsun dedim, olmalı dedim. Yere uzanan türbanlı küçük kadınların aklı karışıktı ancak bu kafa karışıklığına nazaran güzel birkaç şiir okur okumaz müdür yardımcısı olan “kadın” büyük bir hışımla soluğu dibimde aldı. “Kimden izin aldınız öğrencileri dışarı çıkarmak için, sınıf neyinize yetmiyor Hoca Hanım, bunun yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” dedi ve haberi müdüre uçurmak için merdivenleri ikişer adımlayarak okul kapısından içeri girdi. Evet, kız çocuklarından gökyüzüne bakarak şiir yazmalarını istemiştim, bu suçu işleyen ilk “Edebiyat Öğretmeni” olarak okuldan atılacağımı; üniversitede, hukuk kitaplarında, atılan slohanlarda, miting alanlarında, mahkeme salonlarında, emsal teşkil kararlarda ne ne duymuş ne de görmüştüm. Müdür Bey, odasında beni bekliyordu. Daha önce bu odada: “Hocam, çocuklarda özgüven oluşturmanızı istemiyoruz, onlara dini sorgulamaları gerektiğini söylemişsiniz. Bu söylemleriniz “başınıza” iş açabilir.” diye tehditler işittiğim için idmanlıydım duyacaklarım için.

    – Hocam, ne yaptığınızı zannediyorsunuz?
    -Şiir yazdırdığımı, dedim. Daha da sinirlendi.
    – Sınıfta gözlerini kapatarak şiir yazamazlar mı bunlar?
    – Karanlıkta şiir yazılamaz, şiirler karanlığa yazılır. dedim, köpürdü.
    – Türbanlı kızların bahçede uzanması hangi ahlaka sığar, bunlar namussuz mu, üstelik açık pencerelerden erkek öğrenciler onları izlerken.

    Müdür denilen adam orada devletti,sistemdi ve bu zihniyet bizzat devletin eliyle, beni devletten itiverdi. Hakkımı tabii ki aradım ancak aranan her şeyin bulunamadığı bir sokağın çıkmazında debelenip durdum. Çünkü gittiğim her kurum birbirinin aynıydı ve hepsi bir öncekinden daha beter savundu kadınların “gökyüzün”e bakmaması gerektiğini çünkü gökyüzü maviydi, özgürlüktü, şiir ise devrim…

  • DİRENEBİLMENİN ALTERNATİF YOLLARI

    Karantina sürecinin başından beri herkes karantina süreci ile baş edebilmek, karantinaya dayanabilmek için çeşitli hobilere merak saldı. Kendi karantina sürecime karşı direnebilme yolları olarak edindiğim hobiler beni direnebilmenin alternatif yolları üzerinde düşündürmeye itti. Bu dönemde ben de lif örmeyi, mutfağa girmeyi ve evde spor yapmayı denedim. Bunlardan en verimlisi çok da şaşırılmayacağı üzere mutfağa girmek oldu. Çünkü mutfakta ninemle (anneannemle) daha çok vakit geçirebilme imkanına sahip oldum. Sadece yemek yapmayı değil ninemi de daha iyi tanımaya başladım ondan yemek yapmayı öğrenirken. Yemek yapacağımız zamanlarda eğer ahretliği ile konuşmuş dertleşmişse, içini rahatlatmışsa yemeğe daha az acı koyuyor, yok daha derdini akıtamamışsa bol acılı, fazlaca tuzlu yapıyordu. Yani aslında ninem yemek yaparken yaptığı yemekle kendini anlatıyordu, duygularından, düşüncelerinden, kafasındaki seslerden bahsediyordu. Ve istiyordu ki bizler o yemekleri yerken onun anlattığı hikayeyi anlayalım. Hikaye anlatmanın temelinde bir direniş, dönüştürme gayesi vardır. Hikayeleştirilinenin öncesi ve sonrası farklıdır bu yüzden. Yani kısaca hikaye anlatmak, oluşturmak bir nevi direnmektir. Virginia Woolf da bunu fark etmiş olacak ki biz kadınlara ‘Kendine Ait Bir Oda’ kitabında kadınlara ‘’para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın’’ tavsiyesinde bulunur. Kadın hareketinin en önemli isimlerinden olan Woolf kadınlara açıkça hikayeleriniz anlatın çağrısında bulunur. Çünkü biz kadınlar kendi hikayelerimizi anlattıkça onları oluşturan asıl öznenin bizler olduğunu görecektik. Hikayenin öznesi olmak haliyle hepimize direnebilme- baş edebilme gücü verecekti. Tabi ki hikayeyi illa deftere kağıda bilgisayara yazmamıza gerek yok, kiminin dinlediği müzik kiminin yaptığı yemek, kiminin gittiği yol bile bir hikayedir. Önemli olan anlatacak değerli şeylerimizin olduğunun farkına varmak. Direnmenin diğer alternatif yollarından ise edebiyatımızın önemli isimlerinden Ahmed Arif’in Anadolu şiirinde bahseder:

    ‘’Dayan kitap ile
    Dayan iş ile.
    Tırnak ile, diş ile,
    Umut ile, sevda ile, düş ile’’

    Demem o ki, biz kadınların bizleri sınırlandırmaya çalışan ataerkil topluma karşı direnebilmek için birçok alternatif yolu var. Pes etmeden, tükenmeden direnebilmenin tek yolu ise birlikte direnebilmek. O yüzden seçtiğimiz direnebilme yolları ne olursa olsun biz kadınlara düşen dayanışarak direnebilmek işte o zaman daha güçlüyüz.

  • BAŞKA BİR ZAMAN

    Öyle küçük bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, evrenin kendi devasa saatine kıyasla, katettiğimiz yola dönüp bakmaya pek fırsatımız olmuyor. Oysa her yolculuk başlı başına bir evren. Ne çok mücadele veriyoruz hem yolu hem yolculuğu ve en zoru da kendimizi anlamak için. Kendimize yarattığımız personayı kırmak çok zor fakat yolculuğun bir noktasında aslında bu personanın illa kendiniz tarafından yaratılmış olmadığını anladığınızda kocaman bir ışık yanıyor. Şöyle ki, personanızı aileden aldığınız yaralar da belirlemiş olabilir, sadece başkalarının size yapıştırdığı etiketler de. O noktada, yahu ben bu olmak zorunda değilim dediğiniz anda… hoşgeldiniz!

    İçimde taşan bir sevgi var. Hep vardı ama hep kontrol altında tutmam gerektiğini düşünürdüm. Oysa bu gücü bir kez salıvermek yetti. Şimdi bazen göğsümün dolup taştığını hissediyorum. Biraz kendimle ilgili çalıştım çünkü, az da olsa yoğun bi süreçte kafa patlattım. En öfkeli olduğum anda aslında en kırılgan, en sevgiye muhtaç halimde olduğumu biliyorum. Herhangi birine küserken, aslında kendimde hesaplaşamadıklarıma sırt çevirdiğimin farkındayım. Bir aydınlanma da gerçek duygunun fark edilmesiyle başlıyor. Şu an sinirli değilim aslında yorgunum, şimdi yalnız hissediyorum ama bu sadece bir his, gerçeğin kendisi değil. Tam da bu noktada insanın en büyük sınavı neden nefsi anlıyorum. Öyle zor öyle çetrefilli bir süreç ki kendine dokunmak, kendi yaralarına bakıp kendi sırtına merhem sürmek, kendi başını dizlerine yatırıp kendi saçlarını okşamak. Her şeyden önce zamanın mengenesine sıkışmış ruhların cezası zaman bulamamak.

    Geçtiğimiz haftalar tam olarak bunu anlatmak üzere Yaratıcı tarafından kalubelada tasarlanmıştır eminim. Tüm dünyayı kurtarma, dünyada bir yer işgal etme çabalarının ardında çok daha basit bir güdü ve öğreti var. Bütün oyunları bozamazsın, herkese sihirli değneğinle dokunamazsın, herkesin seni sevmesini sağlayamazsın. Sen bu dünyada, dünyaya ait tüm bağlarını koparak da kalabilirsin. Sen bu dünya için önemli olmak zorunda değilsin. Senin varlığın dünya ve onun hengamelerine bağlı olmak zorunda değil. Sen bu dünyadan gidebilirsin sessizce, bir devlet görevlisinin 140 karakterlik kısa yazısında küçük bir sayının içine sığdırırsın tüm hikayeni ve görkemli cenazen hiç var olmayabilir.

    Benle ilgili bu rahatlama anına hayranım. Evrendeki hiçbir şey benle ilgili değil. Ben düşündüğüm kadar, bana inandırılan kadar önemli değilim başkaları için. Benim mücadelem, salt mücadelem zamanın dişlilerinden kurtulmak. Ben sade ve sadece kendimi değiştirebilirim. Geri kalan herkesi ve her şeyi sadece sevebilirim.

  • Fransızların kadim bir atasözü varmış geçen günlerde bir Fransız öğretmene de teyit etme ihtiyacı hissettim o da onaylayınca bir de size burada sormak istiyorum:

    ” İkince kez seven, ikinci kez evlenen kadın düşmanını yatağa alır” Arkadaşlar bu atasözü ile ilgili yorumlarınızı, görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

  • YAŞSIZLIK

    Bunalmış ruh haliyle her gün yapmaman gereken hatalara yeni bir tuğla eklerken buluyorum kendimi. Herkesin içinde başkalarından sakladığı kendince günahları sevapları vardır ya hani hah işte onlar çürüttü ruhumu bilerek ve isteyerek yaptım bazılarını belki diyorum o yüzden olmadı olmuyor. Şimdi aynaya bakıyorum kim bu aynaki ? Herkesin dilinde aynı soru hayatında kimse yok mu? Ay neden olmuyor biri ? Evlenmeyi düşünmüyor musun? Yaşın kaç oldu….. Ben zaten her gece her dakika bu sorularla kendimi boğuyorum birde ne olur siz gelmeyin üstüme demek istesem de yok ya ben böyle iyiyim, evlilik bana göre değil kelimeleri dökülüyor ağzımdan. Peki neden olmuyordu evlilik kader mi insan kaderini kendi mi belirler yoksa önceden mi yazılıdır. Nerdeyse her türlü insanla görüştüm bu yaşıma kadar ama olmadı.. Yaşadığım şehir doğup büyüdüğüm şehir kadını hep ikinci planda tutan sözde dindarlarin şehri, her gelen cüzdanını koydu önce önüme sonra dediler ki evde kimin sözü geçer? Ben dedim ki duruma göre değişir bazen kadın bazen erkeğin.. Bu çok bilmiş dediler, evlendikten sonra çalışacak misin dediler, üniversite okumuş olsun ama ağzı dili olmasın dediler, dindar olsun namaz kılsın, kapalı olsun,sözümden çıkmasın erkeğin işine karışmasın dediler de dediler … Ben sustum çünkü tek üzüldüğüm nokta bu sözlerin çoğunu sözüm ona dindar erkeklerin sarfetmesiydi. Sonra dediler ki büyükler a be kızım bulamadin mi okulda? Buldum tabi kadina saygi duyan, kadını seven,
    her türlü arkasında duran,eşit göreni ama olmaz dediler aileler uygun değil biz muhafazakar bir aileyiz dediler ona da sustum…
    Artık hepten sustum gönlüne göre versin Allah diyenler gönülden alanlar oldu, şimdi bana bir umut verebilecek varmı dokunacak dünyada o kadar dert varken seninki de dert mi diyecek yoksa herkes desinler elbet bende kendime hep böyle dedim bu da dert mi? olmayı versin gönül eşin buda dert mi?

  • SAVAŞ BİTTİ

    Uzun yaz günlerini bilirsin. Sıcak uzun yaz günlerini. En ufak su kümelerini atmak istersin kendini. Serinlemek istersin. Sonra yağmurlu serin sonbahar günleri başlar. Onu soğuk kış günleri izler. Üşürsün. Daha sonra bahar gelir en güzel günleriyle. Mutlusundur. Baharın en güzel günleri Nisan ayı mıdır bilinmez ama o ayda âşık olmayı daha bir seversin. Yeniden âşık olursun doğaya. Daha bir seversin çiçekleri, kelebekler gibi uçmak istersin, özgür olmak. Hayat böyleyken böle mutlu bir şekilde ilerlerken bir fırtına duyarsın yanı başında. Farkına varamazsın hiçbir şeyin sonra anlarsın ki savaş başlamıştır. İnsanlar ölmeye birbirlerini vurmaya başlamıştır. Savaşı anlatmak imkânsızdır kelimeler yetmez. İyi bir tanımı da yoktur zaten onun. Çünkü o başlı başına kötü bir şeydir. Yani kötü günler başlamıştır hayatında hiç unutamayacağın kötü günlerin. Çaresiz cephede bulursun kendini. Belki de istemeyerek ya da yaşamda kalmayı umut ederek ateşlersin silahını. Kendi canına başkalarının canını feda edersin. Yanında omuz omuza savaştığın arkadaşların ölür, sakat kalır. Ölümü istersin bir an sende. Sonra fark edersin ki zaten ölümün içerisindedir o cehennemde. Bu bir kâbus değildir, gerçektir ve gerçeği bu sayfalara dökülenlerden daha acıdır. Tam her şey bitti derken o güzel mavi gökyüzü altında anlamsızca öylece dururken bir fısıltı duyarsın. Savaş bitti diye fısıldar sana. Kulaklarına inanamazsın. Savaş bitti ve herkes artık evine dönecek. Ya geride kalanlar yetim kalan çocuklar gözü yaşlı analar hayatın en güzel yıllarında hayata veda edip gidenler. Bunu için mi savaştık. Din, dil ve ırk uğruna verilen savaşlar mıydı bunlar. Bir şeyleri başarmak bu mu demekti. İnsanların ölmesi mi gerekti. Daha mutlu bir dünya istemiştik. Bunun için mi savaştık. Ya ölen hayatlar peki ya biz ne olacaktık. Hayat eskisi gibi devam mı edecekti. Yeni gelen baharlarda aşık olabilecek miydik? Torunlarımıza o günlerimizi nasıl anlatacaktık biz kahramandık mı? Diyecektik. Suçsuz insanları öldürmek kahramanlık mıydı? Çocuklar yetim kalmasın anaların gözleri ağlamasın ve hayat mutlu bir şekilde ilerlemesi için. Mavi gökyüzü aydınlık denizlerimiz daha berrak olsun için savaşlar bitsin. ARTIK BİTMELİ… Durdurun tüm savaşları dünya böle daha güzel.

  • Sanırım aynı sıkıntıyı ben de çekiyorum. Farkına üniversite tercihlerini yaparken ve hatta öncesinde sınava girerken bana o kadar güveni olan ailemin bir anda benim yapamayacağıma inandıklarını gördüğümde vardım. Malesef ki açıktan açığa hiçkimse size rolünüzü söylemiyor. Sanırım söyleseler her şey daha kolay olabilirdi. Kurbağayı soğuk suda kaynatmaya başlamak gibi yavaştan yavaştan karakterinize işliyorlar. Ve ne yazık ki geldiğiniz noktada sarılı olduğunuz iplerden kopamayacağınızı farkediyorsunuz. Hatta bir adım ötesinde bu iplerin de size ait olduğunu anlıyorsunuz. Sizi uçurumun kenarına kadar sürükledikten sonra “Sen yaparsın!” sözlerini duymanız işten bile değil. Fakat ben bu yazının, daha doğrusu bu iki hayatın da kötü sonuçla, keşkelerle sonlanmasına katlanamayacak kadar evin asi çocuğuyum. Bu yüzden ne zaman olursa olsun insanlara dur demenin kârına inanıyorum. İnşallah ben de siz de, yaşınız kaç olursa olsun, en küçük bir karar dahi olsa sadece kendiniz için alabilirsiniz.

  • Yazmaya nerden başlamalıyım bilmiyorum aslında bilmediğim birçok şeyden en basit olanı belki de budur onu da bilemiyorum. Ruhsal yaşı biyolojik yaşından en az beş yaş büyük olan ben dünyaya gelişinin üzerinden iki yıl geçmesi ile abla oldum. Neyse niyetim hayat hikayemi derinlemesine anlatıp kimsenin zamanını almak değil sadece birilerinin varlığımı fark etmesini umuyorum.

    İlkokuldaydım hani bu çocukların olduğu masum yavrucakların oyunlar oynadığı… İşte o ilkokulda acımasızlığı ebeveynlerinden öğrenmiş çocukların, acımasızca yargıladığı alay ettiği çocukları korumaya, olanlara dur demeye çalıştım. Sonuç hepsinin dışında kaldım.

    Lisedeydim hani şu hayata dair güzel anıların, sağlam arkadaşlıkların edinildiği lise var ya bende o liselerden birindeydim lakin yaşım yaşıtlarımdan hep büyük dolayısı ile yine anlaşılamayan oldum. Çevreme göre aşırı olgun davranışlarım aileme göre hep yetersiz oldu ben her defasında yaşımı ve gerekliliklerini değil ailemi ve o çok önem verdikleri el alemin düşüncelerini kollar oldum.

    Sonra zaman geçti ben bu arada aldığım her kararda kendimi değil herkesi mutlu edeni seçtim! Seçim ne kadar bana aitse. Sınav sonucu geldi bir sene daha kalmak istedim bana çok güvenen ailem tekrar bu puanı alamayacağımı düşünerek tercihimi yapmam yönünde karar aldı, ben olgundum tabi ki tercih yaptım. Çünkü akıllı çocuk olmak bunu gerektirirdi.

    Üniversite bir şekilde sınavlar projeler geçti gitti de benim bu ailemi mutlu etmek üzere kurulu olan düzenim orada da benimleydi çünkü ben büyük çocuktum. Ne zaman bir şey tercih etmem gerekse ben aksini de istesem ailemin dediği oldu. Tercihlerin sonunda ise keşkeler geldi ama olsundu çünkü ben büyüktüm alttan almalıydım, öyle yaptım.

    Mezun oldum geldim memlekete iş bulamadım ülkede onca şey yaşandı birçok kişi benimle aynı durumdaydı. Neyse zaman geçti başvurduğum bir yer döndü ben işe girmiştim, nasıl mutluluk… Tabii iş dünyasında benim gibi ezik ama iyi iş yapanları kullanan çok olur, bu ezik kişilere eziyet etmeyi kendi varlığını kanıtlamak egosunu tatmin etmek sanan da boldur. Bana da denk geldiler, sağ olsunlar! İş yerinde eziyet ettiler ne müdürüm nede bir çalışma arkadaşım sesini çıkar(a)madı ama tabi ki üstesinden gelmeliydim çünkü ben yeni çaylaktım. İçimden çok konuştum ama dışımdan hiçbir şey diyemedim sevgili aileme artık çok iyi biliyordum onlara göre problem bendeydi, onlar tecrübeli bende çaylaktım olurdu öyle bağırmalar hakaretler…

    Hayatımın son yıllarını evde süs bitkisi gibi yaşıyorum, kimin elinden tutup yardım etsem yardım ettiğim işin üzerime vazife olması lakin bunun işten sayılmaması bitki olmayı gerektiriyor çünkü. Şimdilerde evlilik var gündemde korkuyorum hem de öylesine korkuyorum ki evlilik lafına katlanamıyorum. Ben süs bitkisi olarak kalayım istiyorum. En azından haksızlık edişini izleyeceğim insan sayısı belli olur. Hayatıma dair yaşadığım birçok problemde beni değil toplumu haklı gören ailemin muhtemel eşimle yaşayabileceğim her sorunda anlamak ve dinlemek yerine yargılayacağını ve benden olgunluk bekleyeceğini biliyorum artık. Şimdi bana illa ki sorun mu olacak, çok güzel olan evliliklerde var diyecekler vardır, mutlaka vardır böyle evlilikler ancak ben bu kadar şanslı olacağıma inanmıyorum.

    Burada yazılmış olan çok daha ağır konuların yanında kendi anlaşılmama sorunlarımı bir dert olarak değil de bir ses olarak görmenizi dilerim. Kimseyi kimseyle kıyaslamadan uzunca zamandır susturduğum düşüncelerimi en azından burada özgür bırakıyor huzurlarınızdan saygıyla ayrılıyorum vesselam.

    • Merhaba Asli,

      ne oldugunu anlamaya calisiyorsun belki, neden su dunyadayim, sus bitkisi miyim diyorsun ya degilsin, emin ol, ailenin dedigi ya da soyledigi kisi olmak zorunda degilsin. Sana bir tavsiyem olacak kafandaki sorulari cevaplandirmaya ve kendini tanimaya calis. Benim kendi hayatimda farkettigim sey bu oldu, kendimi tanimiyorum ve her denilenin arkasindan dogruymuscasina kapilip gidiyorum. Bir aksilik varsa ses etmiyorum, sus bitkisi gibi yasiyorum. Bence kendine egilmelisin, kimsin, sana denilen kisi degilsin, eminim icindeki o sen aslinda sunu sunu da yapabilecek diyen o sesi kesfedebilirsin. Ben bugunlerde farkindalik egitimi aliyorum daha iki hafta oldu, ama faydasini goruyorum. Cunku artik icimdekini soylemeye cekinmek istemiyordum onu farkettim, Allah kolaylik versin, kendini yalniz hissetme!!!

  • VIRGINA WOOlF’un ODASINDAN BİLDİRİYORUM

    Bugün Virginia Woolf’un doğum günü. Kadın olarak var olmak ve biraz da aykırı kalmak isteyen tüm kadınlara Kendilerine Ait Bir Oda ödevi veren bu büyük yazar, kendi içinde de bunun mücadelesini verirken bir çok zorlukla karşılaşmış. Kadın olmak hangi coğrafyada doğarsak doğalım bir çok sorunu beraberinde getiriyor. Her yüzyılda kadınların başka bir sorunu var bu yüzyılda ise ödevimiz özgürlük. Bir kadın ne kadar özgür olabilir, erkeğin alanından çıktığında mı özgür, yoksa üzerine kadın olarak yıkılan doğurgan olma ve bu doğurganlığın yasalarını yerine getirmemeyi başardığında mı özgür oluyor.

    Bunlar çetrefilli konular. Yani ben Woolf’un Kendine Ait Odası’ında söylediği gibi, maddi açıdan özgür ve doğurgan olmayı reddederek bir varlık sahibi mi oluyorum. Kadınların kültür sanat, edebiyat alanında geri kalmalarının gerçek nedeni ekonomik özgürlüklerinin olmaması mı yoksa evde çocuk büyütmek zorunda kaldıkları için mi sanatta ilerleyemiyorlar. Woolf bunu savunuyor. Eğer diyor kadınlar ekonomik özgürlükleri olsa yani kimseye muhtaç olmadan yaşayabilseler çocuk yapma zorunlulukları da olmasa onların içinden de Shakesperare çıkardı. Eğer bir kadın erkeklerin sahip olduğu imkanlara sahip olsa ve tek derdi yazı yazmak olsa erkeklerden çok daha iyi yazarlar çıkarabilirdi diyor.
    Bu konuda haklı olduğu yer var. Ekonomik özgürlüğü olmayan kadın kocasına bağımlı ve onun istediği hayatı yaşayan kadın oluyor. Çocukları doyur, evi süpür, kocasının diğer ihtiyaçlarını karşıla. Bunu feministler bir tür kölelik olarak görüyor. Haklı olabilirler. Ama doğurgan olmamak ve tek mesele para olarak düşünüldüğünde biraz sorun var gibi. İlham ve yetenek konuları nasıl algılanacak. Kocasına bağımlı olmayan kadının yeni bağımlılığı en temel serveti olan doğurganlığı olmadığında gerçekten mutlu olabilecek mi?
    İktisatta çok temel bir durum vardır. Parayı veren sana nasıl yaşayacağını da söylemiş olur. Buradan bakarsak haklılık payı var. Ama ben yine de tüm meselenin bununla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Bir kadın, kadın olduğunu iddia etmek için illa diğerinden farklı davranmak zorunda kalmamalı. Erkekler ne kadar insansa kadınlarda o kadar insan olmalı. Aradaki ilişki de eşitlik ve adalet üzerine kurulu olmalı. Benim tahminlerime göre bu postmodern dünya başka bir yere evrilirken kadının konumu da değişecek. Hatta bizim coğrafyadan bu değişimin sesi duyulacak. Kadınlar zaten artık yüz yıl öncesine göre kocasının dediğini yapan tipler değiller. Çocukta kariyer de yapan kadınlar var. Bu tip kadınlar yeni bir kadın modeli doğuracak diye düşünüyorum.
    En temelde de dünyaya geldiğimden beri para kazanmak zorunda kalmadığım bir hayatım olsa, ben de şimdiyeli Woolf olmuştum. Buna inanıyorum ama meselenin bu kadar düz olduğunu düşünmüyorum. Çünkü her coğrafyada, dinde kadına bakış farklı. Ama davranış aynı. İnsanlığın yani erkek egemen insanlığın gözünde kadın, doğuran ve kocasının yuvasında mutlu olmayı başardığı oranda kadınlık derecesi anlamlanan bir durum var. Kadın yani toplumun dayattığı değil de kendi istediği gibi bir kadın olma tercihinde bulunan her kadının yolunun kesiştiği Woolf’u saygıyla anayım dedim. Kendine Ait Bir Oda, Dalgalar ve Yıllar da önereceğim kitapları arasında. Bunun dışında Saatler adlı bir film var. Woolf’un dünyasındaki kadınları anlatıyor. Kendi yarattığı kadın karakterlerinin hikayesi. Bunun dışında bir insana ne olması gerektiğini söyleyen herkes ve her durum biraz faşisttir. Başkasına nasıl davranması gerektiğini öğretmeye kalkmayan bireysel özgürlüklere ve bunun sonucu olarak var olan kollektif birlik bilincinin dünyayı sanması umudu ile. İstediğim çok fazla bir şey biliyorum ama dünya bireysel ve toplumsal faşist zihinden çok çekti. Bu yüzyıl her açıdan savaşlar ve insanın konumu açısından farklı olacaktır. Bu farkı biraz deneyimleyecek olan bizler de umarım daha güzel günlere denk geliriz.

Ashseni&Esfele için bir cevap yazın İptal Et