AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

  • Haşime Kılıçarslan
    30 Ekim 2016 - 11:45 | Linki al

    Oğlumu kucağıma aldığımda 30 yaşındaydım. Annelik için muhteşem bir yaş olduğunu söyleyebilirim. O güne kadar ülkeyi karış karış gezmiştim. Siyasi parti, vakıf, dernek faaliyetleri… 15 yaşından beri aktif bir mücadeleden gelmekteydim ve anne olmuştum. O sevgi dizlerimin bağını çözdü. Aklımı başımdan aldı. Gözlerimi kör etti. Sınırsız, sonsuz ucağı bucağı olmayan bir deryaya düşmüş gibi hissettim. Hesapsız, kitapsız sadece fedakarlık ederek seviyorsunuz. Sevginin en masum hali. Neyi seversen tam da böyle seveceksin. O nedenle hepimizin masumiyete, içimizde temiz kalmış yerlere ihtiyacı var. Didem Madak ” zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim” diye tarif etmiş ya tam da böyleyim.
    Annelik müthiş bir deneyim. Mesela işe giderken her gün üsküdar minübüsüne binerdim. Her zaman yer verdiler, istisnasız her zaman. İstanbul trafiğinde sabah suratlarını hatırlayın. Biz minibüse binerdik ve o göbekli,fena sakallı ve bıyıklı adamların, kadınların hatta içlerinde ürkütücü bulduğum yüzler de bile birden güneş açardı. Oğluma bakıp, gülümserlerdi. Bunun hep farkında olduğunu düşünmüşümdür. O yirmi dakikalık yolculuk boyunca tuhaf sesler çıkartır, dikkati üstüne toplar ve gülümserdi. O gülümsediğinde minibüste ki bir çok kişide gülümserdi. Sanırım gülümseyen yüzleri seviyorum. Herneyse abartırım dedim ya sonuna kadar abarttım. Hiç bir zaman yardım ya da destek almadım. Annemden bile. Altını değiştirmeye dahi kimseye izin vermedim. Sadece erkek kardeşim bir kaç kez yardım etti o kadar. Küsenler oldu. Yaşıma da vurgu yaparak “buldumcuk” oldu dediler. Bazı akrabalar içten içe küstüğünü çok sonra söyledi. “oğluna deyirmiyor.” Ben farkında değildim. Çocuk 4 yaşına kadar şekerin tadını sadece meyvadan aldı. Doğal gıdalar, saatinde öğünler …Yeni moda anne çılgınlığı ne varsa yaptım. 4 yıl başında geceleri nöbet tutum. Burnunun tıkalı olduğu günlerde uyumadım. Ne kadar abartılabilir hayal edin diye yazıyorum. Sonra oğlumu kreşe yazdırdım. Yaşıtları giyinmek,ayakkabı çıkarmak gibi bir çok işini kendileri yaparken benim oğlum biri yardım etsin diye bekliyordu. Ta ta taaa tam gerçekler!
    Ayağım suya erdi. Sonra aşırı korumacılığın çocuğa nasıl zarar verdiğini gördükçe kendime çok kızdım. 10 yaşında ve hala biri işlerini yapsa çok mutlu oluyor. Kızımda hataları tekrar etmedim. Onu her işini kendi yapmasına teşvik ettim. Yemek yemediğinde acıkmasını bekledim vb. Bu sefer çevre ilk çocuktan bıktı tabii bu çocuğuna ilgisiz dedi. “Lohusalık depresyonu mu var bunda.Kızıyla gerçekten ilgilenmiyor”
    Toplum denilen mekanizma size puan vermek ve had bildirmek için var.Kadının en fazla sorgulandığı yerlerden biridir “annelik”…Sizi bununla döverler. Doğum yapma şekliniz tartışma konusudur. Emzirmeniz, beslemeniz sonra nasıl eğittiğiniz ki zaten pavlovun köpeklerinden bahsediyoruz (!) Çocuklarım bana çok şey kattı. Eğitim denilen zımbırtı ne menem şeyse eğer onların beni eğittiğinden söz edebiliriz. Zaten çok renkliydiler. Sadece o renklerini kaybetmesinler istedim, o kadar. Toplum mu? Siz taktığınız ya da önemsediğiniz müddetçe ipler onun elinde. Bırakın yargılar havada uçuşsun. Anın keyfini kaçırmasına izin vermemeli, vermedim. Annelik hiç kutsal falan değil. Tahtaya kaldırıldığınız ve asla toplumu memnun edemediğiniz bir yer.

    Sevgiden masumiyetten korkulan bir çağ bu. İnsanlık tarihi malum pek parlak değil ve hiç akıllanacağa da benzemiyoruz. Güç ve iktidar insana kötülüğü musallat ediyor. Mevcut iktidara ağız dolusu küfreden insanların günlük hayatta kendi iktidar alanlarına bakın. Eleştirdikleri ne varsa hayatlarında mevcut. Eğer karizmasına, kendi güç alanına bir zarar geleceğini düşünsün en merhametli saydıklarımızın nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz. Tam da bu nedenle “Faşizim iki kişilik ilişkide başlıyor”… Her insan (en yakını dahil) öteki. Bu olağan seyrinde devam ediyor. İnsana dokunmaktan, kalbini açmaktan ve dahi onun için fedakarlık yapıp kazık yemekten ya da bedel ödemekten korkuyoruz. Kendi kendimize vicdan şovu yaptığımız sosyal alanlarımız mevcut. Ve en acısı orada kurduğumuz o iri iri cümlelerin gerçek hayatta hiç bir karşılığı yok. Sonra mı? Yalnızlık edebiyatı gırla…Sevmekten, bedel ödemekten, feda etmekten korkmanın bir bedeli var. Yaşayan (!), başarılı (!), karizmatik, kalbi atan, ölü bedenler olmak.

    Karşınıza iki seçenek çıkıyor. Ya aptalca (!) sevecek, insan hayatına dokunacak ve yara alacaksınız. Ya da konforunuz için her tür gaddarlığı göze alacaksınız. Genelde bu kadar salak olma tavsiyeleri eşliğinde yürüyen biri olarak sanırım benim birinci şıktan başka şansım yok. Diğerini denedim ve bilmediğiim bir yolda kayboldum. Yaralara kendimce çözüm geliştirmiştim. Diğerinden kaynaklı hasarlarda apışıp kaldım. 20 yıllık bir islami terbiye ve öğretinin bana bıraktığiı bir miras bu.”Affetmeyen affolunmaz.”, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz”, ” Güzel söz sadaka”…20 yıl hayata bu pencereden baktığınız da zihinde bir kodlama oluşuyor. Hatıra olarak kötüyü siliyor ve sadece yoğunlukla güzel anılar kalıyor. Nefret etmemek için affedip, unutmayı seçiyorsunuz. Bugün hastanedeydim.Arkadaşım orada çalışıyor ve ben sıkıntılı bir günü olduğu için başında nöbet tuttum. Onu bekliyorum. Genç bir delikanlı geldi ve çalışan kıza güzel sözler söyledi. Sonra bana döndü ve gülümsedi “geçmiş olsun.Umarım kolay atlatırsınız” dedi. O gittikten saatler sonra bile ben gülümsüyordum. Bana bir hatıramı anımsattı. Çalışırken, aynı gün 3 ayrı ile gitmiş, hayal kırıklığına uğratan olaylar yaşamış, o sorunları çözmek için uğraşmış ve çok bunalmıştım. Ankara metrosu, geç saatler… Kendi kendime “Allahım o kadar mutsuzum ve öyle bunaldım ki bu dünya da hiç bir şey beni memnun edemez demiştim” 28 şubat ertesi zamanlar ve başörtülü bir ötekiyim. Başımda mini etekli, askılı tişörtü duru güzelliğiyle bir kız belirdi. Elinde mor sümbüller var. Mor sümbülü kim sevmez ki. Gülümsedi ve “Çiçekler çiçeklere layıktır” deyip elinde ki bir demet sümbülü bana verdi. Öyle afalladım ki anlatamam. Yıllar geçti ve ben hala kocaman bir tebessümle o günü hatırlıyorum. Oğlumun gülümsettiği o asık suratlı adamları da. Söylemek istediğim şey şu : “iyilik işe yarıyor”…
    Sevginin iyileştirici, huzur verici bir gücü var ve biz buna rağmen ondan çok korkuyoruz… Halbuki nefret ettikçe,hırslandıkça kalp daralıyor. Sevdikçe,affettikçe genişliyor. Kendi hayatımızı bazı simülasyon korkular adına cehenneme çeviriyoruz.
    Çocuklara baktığımızda gördüğümüz bu olmalı. Masum yanlarımız… Onlara bakınca hafifleme nedenimiz bu olmalı. Her gün ölü bedenler paylaşarak vicdanlı olunmuyor. Yanıbaşınızdakine nasıl davrandığınıza bakın. Siz “o” sunuz…

  • Ubeyt Okur
    3 Ekim 2016 - 17:23 | Linki al

    Annem çok iyi bir kadındı,suskundu ama suskunluğu asaletinden değil takatsizliğindendi.Yorgundu benim annem istemediği bir adamla evlenmiş ve üç çocuğu olmuştu.O adamı seviyor musun? diye sorardım hep oda hiç cevap vermezdi.Ergenlik dönemimde psikolojik sorunlar yaşadım,katlanamıyordum kimseye özellikle de o adama anneme ”boşa şu adamı” derdim ama büyüyünce ve annem boşanma eylemini gerçekleştirince anladım,boşanmanın harflerden ibaret bir fiil olmadığını;Boşanmak,bir devrim aile içinde,bir darbe gibi karşılanıyor sizi tanıyan herkes tarafından,ruhsal olarak hiçbir problemim olmadı aslında ama evlenmek istediğim adamın annesi oğluna ”bunun anası babası boşanmış,anasına bak kızını al,evi çekip çeviremez bu” dediğini duyduktan sonra anladım boşanmak iki kişi arasında gerçekleşen bir eylem gibi gözüksede tüm çevrenizi etkileyen bir devrim.Eğer evleniceğim adamı sorarsanız evlenmedik,sevgi her şeyi halleder,ben ise hiçbir şeyi halletmediğini öğrendim ama güçlüyüm,ayaktayım,35 yaşında bekar bir kız kurusuyum.Mutluluk insanların size hor gördüğü bir şey,aslında siz mutlusunuz ama mutsuzsun diyor toplum size,inanmayın inanmamaya çalışın boşanmak isterseniz boşanın,evlenmek isterseniz evlenin bizler insanız,bireyiz ve yaratılanız…

    • sema g
      7 Nisan 2017 - 00:56 | Linki al

      ne çok ortaklıklara tanık olmuşuz, neredeyse tıpatıp aynı cümleler ağzımızdan çıkmış. evet bu kadar basit biz yaradılanız, hay sen çok yaşa

  • İbrahim Tekpınar
    3 Ekim 2016 - 17:20 | Linki al

    Annemin Saçları/ Poren Dayikamin

    Çocuğum, Allah’a şirinlik yapınca dualarımın kabul olacağını sanacak kadar çocuk.Boynumda Elif ba ile Allah’la mini mini konuşmaya başlıyorum.”Dereke,derece,vav,esre”
    O’ndan duaların asla rededilmediği bir günde(Kadir Gecesi) bisiklet istiyorum.Hem de bin defa mı diyeyim, dilim bile artık usanacak reddeye gelinceye kadar.Gözlerim kendiliğinden kapanmış,sabahında babam işe gidiyor.Babamın gidişini göremedim ama gelişini bekliyorum.Öyle ya Allah ebeveynim olarak babamla muhatap olacaktı?Bisikleti babama verip, bana ulaştıracaktı.Vakit geçmiyor , heyecanla kahvaltı yapıp, sokağa atıyorum kendimi.Ufuk çizgisini görüyorum tam oraya kadar bisikletle gidecem deyip kendimi avutuyorum.Gün batıyor, kalbim ise benden heyecanlı.Babam; bankada çalıştığı için her gün gördüğü insan sayısıyla orantılı olarak sinirli gelirdi eve.O gün de epey yorgun epey insan görüp gelmişti.Eli boş! Bir aksaklık olmuştur deyip düzeltilmesini ve babamın da o bisikletle gelmesini bekledim.O kadar bekledim ki üstünden ergenlik sivilceleri geçti.Babam emekli oldu,annem hastalandı.Gün be gün eriyor, “Allah’ım bisikleti unutmadım ama annem kötü,ona yardım et” deyip ellerimi açtım.Ellerim çaresizlikten açılmış olsa da asla günaha bulaşmamış eller annem için açtım.Ergenlik sivilcelerinden yeni kurtulmuş bir ergen de olsam ara ara dua edip annemin gün be gün erdiğini gördüğümde çıldırıyordum.Benim dönemimde jöle furyası vardı.Annemin saçları döküldüğü için kardeşimde jöleden de vazgeçip saçlarımızı kestik.Saçlar üç numara ve annem için dua ediyorum.Her gün okuldan geldiğimde annem koşup başörtüsünü çıkarıp “aaa saçın uzamış anne” deyip güldüyordum.Hatta jöle bile kullandık, sırf keyfi yerine gelsin diye.Saçlarımı bir daha uzatmadım, hala da üç numara saçlarım var.Okuldan döndüğüm bir gün,insan bazen hisseder.O gün bişeyler koptu benden, eve gittim evin önü kalabalık.Kalabalık ailelere sahip olduğumuzdan, annemi ziyarete akrabaları gelmiştir deyip avuttum kendimi.Evin bahçesinde bir “tabut”beynim hala gördüğüne anlam veremiyor.Derken kendimi tabut taşırken buldum.Ama hala ne yaptımı bilmiyorum.Mezarlığa gidiyoruz herkes ellerini açıyor.Ben açmak istemiyorum, ama milletin “puşta bak annesinin taziyesinde dua etmiyor” dememesi için açıyorum.”Ama anne bugun de saçlarını soracaktım, uzamıştı kesin.” diyorum.Elimi yüzüme sürüyorum…
    Bir yerlerden çıkacak gibi eve geliyorum.Battaniye üstümde sabah erken okula gitmem için kaldıracak diye bekliyorum.Tam iki yıl bekldim, gelmedi! Ahmet Kaya’da dinleyemiyorum “hani benim gençliğim anne”Hala dinleyemiyorum üstünden on yıl geçmesine rağmen ve saçlarını kesen kadınları görünce de kin doluyorum.”kesmeyin saçlarınızı lan!”

  • H.
    1 Ağustos 2016 - 11:48 | Linki al

    BİR ÇOK-EŞLİLİK VE ÇOK-EVLİLİK MESELESİ

    Bir süredir elim klavyeye, kaleme gitmiyordu. Öyle bir zamanda çarptı ki mevzu burnuma, ortalık pek bir hareketliyken, darbe girişimi bile görmüş bir nesil oluvermişken, bula bula bunu mu yazdın diyeceksiniz belki de.

    Akıveriyor hayat, sevgili dostlar. Dün yakıcı bir haber aldım. Çiçek gibi bir ablam vardı, eşiyle severek evlenmişti; evlilik süreciyle de, dünya ve ahiret algılarıyla örnek bir çiftti onlar. Severek evlendiği eşi, bir ‘hanım’ daha almış. Çiçek abla ise pek kelime etmeksizin hayatına bir şekilde devam ediyormuş. Ki, duymamışız bile ahvalini…

    Bu haberi alınca yokladım zihnimi gayri ihtiyari. Bir şekilde katlanmak yahut boşanmak şeklinde sonuçlanabilen hikayeleri saydım içimden. Son 6-8 senede, anne-baba arkadaşı yaş grubundan başlayarak, aldığım haberleri. Böyle durumlarda boşanmaların çoğunlukta olduğunu saydım, ve bu artık zihin ardı edilmeyen sayılara ulaşmış ki, yeraltı konuşmaları evresini geçirmiş.

    Bu yazıda çiçek ablanın sineye çekiyor görünüşüne getirilebilecek eleştiriler kısmına boğulmadan, bir başka yerden bakacağım. Sineye çekmek yahut çekmemek, böyle bir durumu hoş görmek yahut görmemek, bunların teolojik, sosyolojik, politik vs boyutları uzunca ve çokça tartışılan başlıklar, ve pratikte kişilerin o an içinde başarabildikleri edimlerle sınırlı kalıyor. Dolayısıyla buradan söylenecek herhangi bir şey salkım-talkım boyutundan öteye geçemiyor çoğunlukla.

    Zihnimi sorulara müptela eden kısım, kadın erkek ilişkisinin duygusal boyutunun sosyolojik, belki psikolojik tezahürlerindeki değişimdir esasen, anne babalarımızın neslinde ve onlardan bize. Bir erkeğin çok eşliliğe eğilimine, bunun ‘dini’ kaynaklarına, boşanmaya dair dini kurallara ve menkıbelere filan hiç gelmeyin. Konuşulmayan bir yanına bakalım bu konunun: evlilikte sadakat algısı açıkça değişmiş anne babalarımızın jenerasyonunda ve bizimkinde. Çok eşli babalar vardı muhakkak, ama bugün dindar/muhafazakar/islamcı vs şekillerde adlandırılan camiada artan boşanmaları, yahut boşanmadan artan evlilikleri açıkça duyuyoruz artık.

    Teknik olarak, anlaşamayan, hayatı çekilmezleşmiş insanların birlikte yaşamasını elbette savunamayız, savunamam. Lakin, anlaşılan o ki, ne zaman başladığı farketmeksizin, bugün evlilik kurumunun içinde bulunan çiftler, eskisi kadar tahammül sahibi değiller. Düşen tahammül eşikleri, tehditvari bir söylem ve laçkalaşan ilişki seviyesi getirebiliyor kadın erkek ilişkisine.

    Bunda hayatı çoğu zaman ikilemeler üzerinden okuyor olma ihtimalimiz etkili oluyor diye tahmin ediyorum. Bir insanın, bir nesnenin, bir vakanın sadece bizim gördüğümüz ve görmeye çalıştığımız açılarla mukayyet olmadığını mı unutuyoruz? Parlatılmış haline tav olduğumuz kadınlar ve erkekler, evin içinde cilası dökülmüş bir gerçek insan oluverdiğinde, bu ikisinin aynı kişi olacağını hesap etmiyor muyuz? Ev eğer bir albenili mekan kıvamında olamıyorsa daima, diziden ayrılan figüran mı olunur? Hayatı tek yaşadığımız tüm anlarda birer manken ve asilzade miyiz peki? Gerçekliğin, görünen ve görünmeyen’den oluştuğunu düşünme egzersizi mi yapmıyoruz yoksa? Bunları yapıyorsak, değişen ne ki, bir adamın ve bir kadının ömürlük yaşayıp mutlu olması denen şey bugün artık bir efsane -izlenimi uyandırıyor-?

    Bir diğer nokta, eşiği yükselmiş haz kuyularımızı daha hızlıca ve sonsuzca doldurma alışkanlığının aklımıza galip gelme ihtimali. Kınamıyorum kimseyi, bu çağda yaşayan hemen hepimiz haz kuyusu tatmin etme sorunu yaşayan insanlarız bir yanıyla. Ancak buna odaklanma katsayısı, bizleri renk skalasının tonları yapıyor az çok, dünyayı görüp geçirip gözlemlediğim kadarıyla. Niçin eski toprak insanlar da boşanmaya meylediyor? Dün bunu düşünmeyen anne babalarımız yaşındaki insanlar, niçin bugün bunu daha kolay yapıyor?

    Bu iki nokta, fazlasıyla majör ve dağılmaya müsait. Bir kez daha vurgulamalıyım; tahammül edemeyen insan elbette ki bir kez yaşadığı hayatı zehir etmemelidir fikrindeyim, insani olarak da, dini olarak da bu benim için mantıksal dayanağı olan bir durumdur.

    Hızlı bir değerlendirme olmasın ama, yaşadığımız zamanın hayatlarımızdaki ilkelere baskın gelebildiği bir durumda olabiliriz, bir yanıyla, belki de.

    Benim sorularım şunlar:
    1) Bizden önceki nesil/bugün olgun yaşta olan insanlar, niçin ve nasıl tahammül eşiği daha düşük, haz eşiği daha yüksek oluverdiler?
    2) Yaşıtım olan 25-35 yaş arası evli insanlar, hangi amaçla evleniyorlar ki, evlilik kurumunun bir çeşit tahammül gerektirdiğini hiç düşünmemiş gibi görünebiliyorlar?
    3) Eğer öyleyse, yani böyle kolaycacık vazgeçilebilen bir kurumsa bu evlilik, o halde, amiyane ve net bir tabirle, ‘zengin/mevki sahibi koca bulup evlenip çocuk yapıp ayrılan kadınlar’ niçin bu kadar tu-kaka’dır? Çünkü sosyolojik olarak kutsanan evlilik, her ihtimalde yaşı 30 civarında olan bekar kadın veya evlenip ayrılmış olan kadın için yaralayıcı ve yorucu; aksi gibi, bu durumda olabilen hemen her erkek için de hala 20sinde yeni evlenen delikanlı rahatlığında, elim istisnalar olmakla birlikte.

    Sadakat algısı, haz ve tahammül eşiklerindeki değişim, korkutuyor. Hayır hayır, korkutmuyor, yaralıyor ve toplumdan uzaklaştırıyor insanları. (Ben kadın penceresinden gözlemliyorum ama ayrım yapmıyorum.) Kadın, erkek.
    Ben sadece yaralanmış insanlarla bu toplumun hedefinin ne olduğunu anlayamıyorum, o yüzden sorularımı sordum. Belki cevabı vardır diye.
    Yoksa, doğru soruyu soruyor olmak da yetebilir.

  • Ubeyt Okur için bir cevap yazın Cevabı iptal et

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>