AÇIK MUTFAK

açık

Reçellerimizi yaptığımız mutfakla, lafladığımız salonun arasındaki duvarı yıktırdık, yerine açık mutfak yaptırdık. Yemeğin kokusu salona, salonun sesi mutfağa doldu.

Muhabbetimize siz de buyurmaz mıydınız?


 

  • prototip tğb
    25 Temmuz 2017 - 07:28 | Linki al

    İNSAN ANATOMİSİ İLE TEFEKKÜR
    Yıllar sonra tekrardan yazma işine geçmenin mutluluğu ile öncelikle merhaba diyerekten başlamak istiyorum. Evet, sanırım çok oldu yazmayalı. Aradan geçen zamanda evlilikti, çocuktu, gezmeydi, tozmaydı derken yıllarca yazmaya ara vermiştim. Sanırım bu kadar ara vermek benim körelmeme de neden olmuştu. Çünkü sadece kaba taslak bir metin oluşturana kadar akla karayı seçtim. Belki de çok ince eleyip sık dokumamak gerekiyormuş, ben ise her şeyin dört dörtlük olmasından yanayım mütemadiyen. Bir gün internette bloglarda gezinirken birden yazı yazma isteği oluştu bende ve kendi kendime’’ Sanırım ben de bir şeyler yazmalıyım, bir şeyleri dile getirmeliyim, bu isteği kalben hissediyorum’’ deyip çok acayip bir şekilde heyecanlanmıştım. Demek ki artık psikolojik olarak bir şeyler için hazırdım ve hiç beklemeden kafamda taslaklar oluşturmaya başlamıştım. O gün beni en çok çeken konu ise tefekkür olmuştu. Konu dini terim olmasından mütevellit sorunluluğu da üstlenmek gerekirdi. Çünkü bu nesnel bir konuydu, “bence”si yoktu. Sorumluluk, stres, endişe derken başladım yazmaya.

    En nihayetinde ana tema ‘tefekkür’ dür. Ama asıl konuma girmeden önce (bilenlerin affına sığınaraktan) tefekkürün ne demek olduğu ve ne gibi bir ehemmiyeti olduğu konusunda bir hemfikir olalım. Aslında tefekkür bir ibadettir. Yani kalb-i iman kalb-i selim olan biri için bu basit bir hadise olur. Basitlikten kastım, tefekkürü hafifletmek sanılmasın. Tefekkürü hayatımızda var etme, onu uygulamaya koyma anlamında basitlik. Gördüğümüz her surette Yüce Zat-ı görmektir. İnsan, hayvan, bitki, dünya, galaksi, makro-mikro, canlı-cansız her şeyde O’nu anmak, hatırlamak, hayal etmektir. Çünkü O(cc), yaratmış olduğu her şeyde adeta varlığını açık açık göstermiş ama bir tek suretini gizlemiştir. Hikmet nazarıyla baktığımızda her şeyin nasıl bir sanat eseri gibi intizamla yapıldığına şahit oluruz. O’nun yarattığı her şey yerli yerinde olağanüstü bir döngü içerisinde birbiri ile koordineli, görevleri ve yetkileri muazzam bir şekilde teşkil etmektedir. Allah (cc) bir ayetinde de bu düzeni şöyle aktarmaktadır;
    ‘’O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır.’’ (Ala Suresi 2.ayet)
    Başka bir ayetinde ise şöyle bildirmiştir;

    ‘’O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmanın (olan Allah) yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?’’ (Mülk Suresi, 3)
    Bizler bu düzene bakıp Allah’ın yüceliğini, neleri yapabileceğini görmekteyiz ve eğer sürekli bu minvalde gidersek Allah’a tefekkür etmiş oluruz. Tefekkür edip şükretmiş oluruz. Çünkü benim kanaatimde tefekkür de bir şükürdür. Kabataslak tefekküre değindikten sonra birkaç hadise ile tefekkürü daha da benimsemiş olacağız ve daha çok tefekkür edeceğiz.
    -İnsan Vücudu
    İnsan vücudu zuhur edince atomlar, hücreler, bakteriler vs. birtakım hadiseler teşkil etmiştir. Atomlar cansızdır ve bu cansız atomlar birleşerek canlı olan hücreleri ortaya çıkarmıştır, bu hücreler ise canlı olan varlıkları. Peki cansız olan bu atomlar nasıl canlı hücrelere dönüşebilirler işte birçok bilim insanı buna net bir cevap veremiyor. Geldiğimiz zaman itibariyle imkanların ne kadar gelişmiş olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz ama tüm bu imkanlara rağmen halen bile çözülmeyi bekleyen bilgi yığınının olması en güzel tefekkürdür zannımca. Cenab-ı Hakk’a tefekkür edilmiş iken hemen şu ayeti de sunmak gerekir.
    “Şüphesiz ki Allah (ot bitirmek için) taneleri, (ağaç çıkarmak için) çekirdekleri yaratandır. Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah bu. O halde (bunca burhanlara rağmen) nasıl olup da (İmandan) çevriliyorsunuz. (En’am-95)
    O hücreler sanatçının emriyle insan bedenini muazzam bir şekilde ortaya koydu, bu muazzamlığa insan akıl sır erdiremiyor. Her şey bu denli muazzam iken ayetindeki emri de her okuduğumda içim ürperiyor. O(cc), ‘Ol’ der ve her şey oluverir. Hiçbir şey yokken beni yoktan var eden O zat.. O(cc), ne güzel bir Zat.
    Hücrelerin de ayrı ayrı vazifeleri var elbette. Göz, kulak, burun, ağız, el, parmak, bacak, ayak, organlar vs. gibi uzuvlar için hücreler bir yerlerden emir almışçasına kendi görevlerini ihtiva etmektedirler. Her iki kulağı oluşturan hücreler aynı komutu almış sanki. Çünkü iki kulak arasındaki farkı görmek akıl kârı değildir. Bilakis gözler, kaşlar vs..
    Hücrelerin özellikleri hakkında araştırma yaptığımda kendimi sanki başka bir alemdeymişim gibi hissetmiştim. Sanki mikro aleminde tüm hücreler birer işçiymiş ve bu işçiler ile birlikle koca bir şantiye içerisindeymişim gibi hissettim. Her yerde bir makina var ve o makinanın çalışmasını sağlamak için gruplar halinde can havliyle çalışan işçiler. Hepsi de işine o kadar odaklanmış ki sanki o işi yapmaktan başka bir icraatları yokmuş gibi. Tek odak noktaları o makinaları. Beynimizde canlandırdığımızda her şey bir animasyon filmi izler gibi canlanıyor değil mi? O kadar olağanüstü özellikleri var ki ve yetişkin bir insanda bunlardan trilyonlarcası vardır. Sadece yarım saat gibi kısa bir sürede insanlar tek hücre olarak kalmıştır. O da sperm ile yumurta birleştikten sonra döllenme esnasında yarım saat tek hücre olarak kalınıyor. Daha sonra hızla bölünerek embriyonun minik parçalarını oluştururlar. Allah Teala bu hadisesini ayetinde şöyle bildirilmiştir;
    ‘’O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.’’(ALAK/2) 

    Her bir dakikada vücudumuzda 300 milyon hücre ölmektedir. Rakam çok gibi görünse de yetişkin bir insanda hücre sayısı 10 ila 50 trilyon arasında olduğu tahmin ediliyorsa bu 300 milyonluk kayıp pek de önemsenecek bir rakam olmamalıdır zannımca. Yetişkin bir insanın vücudu günde 300 milyar yeni hücre üretmesinden mütevellit trilyonluk bir hücre sayısı da normal karşılanmalıdır. Nasıl bir işleyiştir, nasıl bir zenginliktir Allah’ım Kadir olan Allah’ım sen ne büyüksün. Ayrıca derimizin üzerindeki hücreler her 27 günde bir kendini yenilemektedir. Bunun hikmeti ise derinin, iç organları korumakla mükellef olmasıdır. Bu ağır görevi üstlenirken de kuruyup soyulması gerekmektedir. Bilimsel araştırmalar neticesinde her saatte derimizden 600.000 parça dökülmektedir. Bu sayede de deri ölü hücrelerden arınmaktadır. Aslında hücrelerden bu kadar bahsediyorum ama bunlar gözle görülmeyecek kadar küçüktürler. İnsan vücudundaki en büyük hücre kadının yumurtası(1mm), en küçük hücre ise sperm hücresidir.
    Gözlerimiz, o gözler, o kadar tefekküre şayan ki. Görmeyi sağlayan mercek, ışık almaçları, sinirler vs.. Yapıyı oluşturanlar dışında birde koruyucu görevini üstlenen yapılar da var. Rabbim vermekle kalmamış, bir de koruması için de nimetler sunmuş. Kirpik ve kaşlar; gözü dışardan gelen toz ve yabancı maddelerden korur.
    -Gözyaşı bezleri; sürekli olarak korneayı(gözün üzerindeki saydam tabaka) ıslatıp toz, kıl vb yabancı maddelerden temizler.
    -Göz kapakları; gözü yoğun ışıktan, rüzgar ve tozlardan korur. Üstelik bunu istem dışı bir şekilde yapar. İstem dışı olmasındaki hikmet ise insanoğlu unutan bir varlık olduğundan mütevellit göz kırpmayı unutabilir olmasıdır. Aslında buna bazen kapatmaya üşenebilir ihtimalini de eklemek gerekir. Yapılan araştırmalarda ise bir insan dakikada ortalama 13 kere gözünü kırpmaktadır. Kadınlar ise erkeklere oranla 2 kat daha fazla açıp kaparlar. Sözün kısası eğer kırpma refleksimiz olmasaydı göz içerisinde zamanla mikroplar birikir ve en önemli uzuvlarımızdan biri olan gözlerimiz ciddi hasarlar görebilirdi. İşte nimetlerini vermekle kalmayıp onun korunmasına özen gösteren O Rabb’e ne kadar şükür etsek de yeterli olur mu sizce?..
    Kulak, hücreler nasıl birleşip de oluşturmuş kısmına pek değinmeyeceğim çünkü bu çok fazla zaman alacak ama ilginç olan kısımları tefekkür edilmesi adına özetle geçmek istiyorum. Kulağımız, duymamızı sağlayan ve üstelik kocaman bedenlerin dengede durmasını sağlayıp boyundan büyük işler yapan kulaklar. Sen de ne büyük bir nimetsin. Ama içinde biriken o kirler, o mikroplar “ıyyy!” Hepimizin midesini bulandırıyor değil mi. Hemen hemen her gün temizlememize rağmen yine kirlenirler değil mi? Namaz kılanların da sesini duyar gibiyim; ‘’Ama ben hergün namazdan önce abdest alıyorum, kulaklarımı da iyicene temizliyorum ama yine de hep kirlidir n’apsam bilmem ki..!’’ Anladık hijyeniksiniz, temizliğinize önem veriyorsunuz, namaz da kılıyorsunuz.. peki hiç tefekkür de mi etmiyorsunuz. Acaba benim kulağım neden hep kirlidir nasıl bu kadar çabuk kirlenir hiç sormadınız mı kendinize?.. O kirin de koruyucu özelliği olabileceğini söylerken yüzünüzde tebessüm beliriverir umarım. Evet kulak kiri kulağımızın sağlığı için yüce yaradan tarafından bizlere bahşedilendir diğer lütuftur. Kulak kiri kulağın savunma sisteminin en önemli parçalarındandır. Çünkü ıyy dediğimiz o kirler iç kulağı bakterilerden, mantarlardan, yoğun kirden, böcek türü canlılardan korumaktadır. Bu kirler kulağın içini yağlayıp temizlemektedirler. Türlü türlü nimetler rızıklar veren Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur;
    De ki: “Sizi yaratan, size kulaklar gözler ve gönüller veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(Mülk23.ayet)
    Şimdi de ben mide diyeceğim ve aklınıza direk yemek gelecek zannımca. Yalan değil, hemen hepimiz öyleyizdir. Çünkü millet olarak mideye düşkün oluşumuz yadsınamaz bir gerçektir. Peki ya o yüce Zatt’an gelen ‘’Ol!’’ emri ile mide ne gibi görevler üstlenmiştir, nasıl makina gibi çalışıyor onlara biraz değinelim. Eğer midenize iyi davranmazsanız sizden acısını çıkartmayı iyi bilir. Yanma, ekşime, özellikle de kadınların canını sıkan şişkinlik, gaz gibi problemler sıklıkla görülebilen mide şikâyetleridir. Aslında midenizle iyi anlaşırsanız komplike ve zor gibi görünen bu şikâyetlerin üstesinden gelirsiniz. Konumuz bu şikayetleri nasıl yenmemiz değildir. Biz ona iyi davrandıktan sonra, onun işlevine müdahale etmedikten sonra o işini nasıl yapar, nasıl murtaza bir şekilde çalışır ona değineceğiz. Mide boğazdan gelen gıdaları alır parçalar ve kimus çözeltisine dönüştürür. Buradan da ince bağırsağa iletir ve artık sindirim bağırsakta başlar. Yani aslında bilindiği dibi sindirim midede başlamıyormuş. Tıpkı bir usta edasıyla gıdayı alıp içinde biriktirir, karıştırır, hazırlar ve onu sindirilmesi gereken yere postalar.
    Mideden bahsetmişken Peygamber Efendimizin hadisine değinmeden geçmemem gerekir. Bu hadisin hikmetini anlamak için işin bilimsel yönünü araştırdığımda yine hayretlere düşmüştüm. Hadis şu;
    “Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın.” buyurmuştur.’’ (Müslim eşribe Hadis 116).
    Bizlere aktarılan bir diğer hali ise;
    “Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı.” (Abdürrezzak 10/427 hadis 19588).
    Ayakta veya otururken midenin pozisyonu değişmektedir. Ayakta duran biri eğer sıvı gıdayı bu pozisyonda alırsa bu sıvı doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Yani insanların ayakta su içmeleri sonucunda hiçbir yere etkisi olmadan direk onikiparmak bağırsağına geçer. Su, insanlar için önemlidir. Bu sıvıyı ayakta içtiklerinde vücuttaki su midede birikmez ve vücuda hiçbir faydası olmaz. Eğer insanlar sıvıyı oturarak içerse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Bir diğer zararı ise sürekli olarak ayakta içilen su, oturularak içilen suya göre mideye daha hızlı ve direk bir giriş yapacağından mukozaya zarar vererek midenin iç dokusunu zamanla bozar ve mide de asit içeren bir ortam olduğundan başta ülser olmak üzere çeşitli mide hastalıklarına neden olur. Ayrıca mide içerisinde asit de vardır. Midenin iç yüzeyindeki bazı hücreler bu asidi salgılamaktadır. Bu hücreler mideye gelen gıdaların hazmını kolaylaştırmak için mide içerisine asidi bırakırlar, gıdalar ise bu asit yardımıyla parçalanıp sindirime hazır hale gelirler. Mide asidini, görevi itibariyle bir motorun çalışmasını sağlayan mazota benzetiyorum. Çünkü bu asit çok enteresan boyutlardadır. Görevi ve ölçüsü de bir o kadar enteresandır ki açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz ve tefekkür edip yine şükredeceksiniz. Mide asidi, yediğimiz besinlerin sindirilmesi için salgılanır ve besinlerin bağırsakta sindirilmesine yardımcı olur. Nihai görev buydu ama hafife almayın sakın. Çünkü midemizdeki bu hidroklorik asit pek çok metali bile eritebilecek kadar kuvvetlidir. Metali bile eritebileceğini düşünmek dehşet vericidir değil mi? Bunu duyduktan sonra ben dahil birçoğumuz, ‘’o asit bu kadar keskinken nasıl olur da mideyi parçalayıp eritemiyor’’ diyebiliriz. İşte bunun olmaması için O(cc), mideye kendini yenileyebilme yetkisi vermiştir. Yapılan bilimsel araştırmalarda ise midenin iç çeperi her 3 ile 4 günde bir kendini yeniliyor. Çünkü mide duvarlarını oluşturan hücreler bu kadar sık değişmezlerse mide asidi bu hücreleri de eritebilecek vaziyettedir. Bu döngü takdire şayan bir tefekkür değildir de nedir?.. Asidin önemini belirttikten sonra ölçüsünün de önemine değinmek gerekir. Eğer mide asidi çok artar ise gastrit, ülser vb rahatsızlıklara neden olmaktadır. Ülseri olanlar mide asidinin ne kadar can yakıcı olduğunu iyi bilmektedirler. Asidin azalması durumunda ise hazımsızlık, şişkinlik, kabızlık gibi sorunlara yol açabilmektedir. Mide asidinin yemek borusundan kaçması halinde ise reflü rahatsızlığı ortaya çıkabilir. Asit fazlalığı, stres, sigara alkol, yorgunluk ve birtakım gıdalar durumlarda görülür.
    Şimdi de geçiyoruz bir diğer tefekkür hadisesine. O da vücudumuzdaki damarlarıdır. Yapılan bilimsel araştırmaya göre insan vücudundaki damarların uzunluğu yaklaşık olarak 96bin (96.000km) kilometre olarak tahmin ediliyor. Yani mukâyese ettiğimizde dünyanın çevresinin yaklaşık 40.200 km olduğunu düşünürsek, vücudumuzdaki damarlar dünyanın çevresini iki defadan fazla dönebilecektir. Damarımızın uzunluğu ile dünyanın çevresi ilişkisini belki daha önce duyanınız olmuştur, ben çok duymuştum. Çünkü somut örnek verildiğinde en iyi bu kıyaslama açıklamaktadır. Şimdi ortalama bir insan boyunun 1.70 m olduğunu düşünecek olursak 96 bin km’lik bir damar yığını nasıl olur da 1.70 metrelik bir bedene sığabileceğini sorup sizleri tefekküre davet ediyorum..
    Peki siz en uzun iç organımızın ince bağırsak olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum, bu araştırmam sayesinde öğrenmiş oldum. Belki de bizlere sorulsaydı ‘’kalın bağırsak mı yoksa ince bağırsak mı daha uzun?’’ diye eminim birçoğumuz kalın bağırsak derdik. Hatta o kadar uzun ki bir insanın boyunun dört katı kadardır.Bir yetişkinde bağırsakların toplam uzunluğu yaklaşık olarak 7.5 metreyi bulmaktadır. Uzunca uzadıya bu bağırsaklar sadece karın boşluğu içerisinde bulunurlar. Bu karın boşluğu içerisinde sanki usta bir el değmişçesine muazzam bir şekilde dizili vermişler.
    Kalp.. Yaşam kaynaklarımızdan biri. O kadar tefekkür edilecek yanı var ki tıpkı diğer organlarımız gibi. Ben sadece özetle geçiyorum yoksa işin içinden çıkamayız. Özellikle damarlardan sonra kalpten bahsetmek istedim çünkü kalp, damarlar yoluyla işlevini gerçekleştirmektedir. Bunu da basınçla yapmaktadır. Kalbimizin sesini de bu sayede duymaktayız. İnsan kalbinin yapabileceği basınç, kanı 10 metreye yüksekliğe fışkırtacak kadar kuvvetlidir. Yüce yaradan bu organa bu şiddetteki basıncı vermemiş olsaydı kalp vücuda kanı bu denli muazzam şekilde pompalayamazdı. Kalbimiz normal şartlarda dakikada 70-72 kez atmaktadır. Buna göre 70 yaşındaki bir insanın kalbi 250 milyon kere atmış olur. Bu atışlar ile 167.561.600.000 kilo kan damarlara pompalanmıştır. Muazzam, gerçekten muazzammm. Bu muazzamlığa şahit olduktan sonra nasıl oluyor da bu işlevi yerine getirebiliyor diye düşünmeden edemiyorum.
    Gerçekten her şeyi anlatmak o kadar imkansız görünüyor ki bilim insanları, doçentler, profesörler bu sanat eseri karşısında şaha kalkıyorlar. Onlar dahi bu kadar imkanlara, bu kadar özverili araştırmalara rağmen insan vücudundaki gizemin yüzde 80lik kısmını inceleyebilmektedirler. Ama açıklayamadıkları o kadar çok gizem var ki onların bile bir yerden sonra nutku tutulmaktadır. Tüm bu hadiselere hayretle bakmamak gerçekten ahmaklık olur. İdrak edilemeyecek seviyede bir organizma dönmektedir. Bu organizmaya bakıp bakıp tefekkür etmek gerekmektedir. Bilim insanı yıllarca bu organizmayı çözmekle meşgulken geldiğimiz noktada bile halen insanoğlunun vücudunda cevap bekleyen birçok soru bulunmaktadır. Sonuç olarak halen bile insan anatomisinde bilinenin dışında bir de halen gizemini sürdürmekte olan pek çok fonksiyon vardır ve aslında bunlar da en büyük tefekkürdür. Gizemini korumakta olan fonksiyonlardan birkaçını belirtmek gerekir. Bunlar;

    -Esneme: Bu fonksiyona net olarak kesin bir teori olmasa da bilim insanı buna birçok neden yüklemiştir. Tek bildiğimiz gerçek bir nesnellik var o da herhangi bir zamanda ortaya çıkabileceği ve bazen de bulaşıcı olabileceğidir.
    -Uyku ve rüyalar: Uykunun hepimiz için bir ihtiyaç olduğu ve uykusuzluğun insan sağlığı açısından çok ciddi zararlar teşkil edeceğini hemen hepimiz bilmekteyiz. Zaten yazımın içeriğinde uykusuzluğun 11. gününden sonra ciddi sorunları çıkabileceğinin ve hatta ölüme kadar gidebileceğini belirtmiştim. Ama gelin görün ki bu kadar mühim bir fonksiyon olmasına rağmen henüz bilim insanı neden uyumamız gerektiğini buna neden ihtiyaç duyulduğu hakkında kesin bir teori ortaya atamıyor. . Bir teori, ‘beyin gelişimi’ için uykunun gerekliliğine vurgu yapmaktadır.. Bu teoriyi çürüten bilim insanları ise beynin uyku esnasında neden sürekli uyanık ve aktif olduğunu sormaktadırlar. Uyku esnasında gördüğümüz rüyalar ve bu rüyalara istemdışı vermiş olduğumuz dönütler(tepkiler) bu teoriyi daha da zayıf kılmaktadır. Rüyalar hakkındaki teoriler de farklı farklıdır. Gün içinde yaşanan olayları hatırlamak, arzuları sağlamlaştırmak, hafızayı güçlendirmek gibi nedenlere bağlamaktadır. Ama tam olarak net bir gerçeklik bulunamıyor.
    Ergenlik: Bana göre bir dönüm noktasıdır. Komik geliyor olabilir ama en çalkantılı dönemdir. Aşklar, entrikalar, bunalımlar, kendini beğenmişlikler, ego takılmacalar, megaloman olmanın en kral dönemi denilebilecek en problemli dönemimizdir. Kimisi bu dönemi ciddi hasarlarla kimisi de hafif sıyrıklarla atlatır. Çünkü bu dönemde insanlarda fiziksel, psikolojik ve biyolojik olarak değişiklikler meydana gelmektedir. Uzmanlar bu süreci beyne bağlamaktadır ve ileride kendisini bekleyen sorumluluklar için beyni hazırlayan bir süreç olduğunu düşünmektedirler. Ancak uzmanlar insanların fiziksel olarak gelişiminin neden bu kadar uzun bir süreç olduğuna bir açıklık getiremiyor.

    Beyin: Gel gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere. Mekanizmanın en işlek kısmına, tefekkür edilebilecek en önemli uzuvlarımızdan biri, sır küpüne ve daha neler neler.. Beyin ve sinir sisteminin işlevi nasıldır, nasıl çalışır bilim insanı en çok bu kısmına yoğunlaşıyor. Ama halen bile net bir neticeye varılamamıştır. Beyin çalışırken tek midir, beyin çalışırken başka organlardan yardım alır mı, beyin nasıl ve neden bu kadar hızlı çalışır, dışardan vücuda gelen darbe veya herhangi bir nörolojik bozuklukta beyne sinyaller nasıl gidiyor, acıyı hissederken beyin nasıl tepki veriyor tüm bunlar ve bunlara benzer sorular yığınının cevapları halen beklenmektedir. Beynin gizemini çözmek adına beyni görüntüleyen bazı yöntemler geliştirilmiş olsa da bilmediklerimiz hala bildiklerimizden çok daha fazladır. Beyin ile ilgili alışılagelen sorulardan birkaçını da şöyle sıralayabiliriz; zeka nedir, zekanın seviyesini beyin mi belirler, bilgiler hazfızada nasıl depolanır, hafızada depolananlar tekrardan nasıl pratiğe dökülebiliyor, gerçekte hafıza nasıl depolanıyor ve tekrar nasıl kurulabiliyor, beyin neden uyur ve rüya görür, yetenek neden çeşitlilik arz ediyor, beyin zamanı nasıl gösteriyor, bilinç nedir, genel olarak iç güdülerimiz ile harekete geçen bu uzuv için bu soruların cevapları ne ifade eder gibi.
    İste özetle ayrintiya çok girmeden ya da giremeden, bazı durumları dile getirmeye çalıştım. Anatomimiz, bakıp bakıp tefekkür etmek gereken olagan üstü hadiseler topluluğudur aslinda. Yapilan bunca arastırma bunca imkanlara ragmen kesin bir neticeye varılamamıştır. Hala bile insan vücudunda bilinmeyenler silsilesi bulunmaktadır. İşte bizler de hem bilinen hem de bilinmeyenler ile tefekkür etmeliyiz. Ortada bir canlı yokken bir canlı yoktan var ediliyor. Ve bu varoluşçuluk süreci bir muazzamlık içerisinde gerçekleşiyor. Yaratan, şekil veren, koruyup gözeten Rabbimiz bu insanı en üstün varlık olduğunu bildirmiştir.. Onu bir kan pıhtısından yaratıp muazzam bir fonksiyonluk içerisinde geliştirip, en muazzam şekilde biçimlendirmiştir. Ayet-i Kerime’sinde de bizlere şöyle buyurmuştur ;
    MÜRSELAT Ayet 20,21,22,23
    ‘’Biz sizi âdi bir sudan yaratmadık mı?(20) 
    Onu sağlam bir yerde oturttuk. (21) 
    Belli bir süreye kadar. (22) 
    Demek ki biçimlendirmişiz. Ne güzel biçimlendireniz biz.(23)’’
    İşte yazımın konusu özetle bunlardır ama bunlardan ibaret değildir elbet. Temennimiz anatomimizin bunlarla ve dile getiremediklerimle kalmayıp daha da çok tanınıp, açıklanmasıdır. Belki de tanındıkça birtakım hastalıklara rahatsızlıklara da çare bulunabilecektir. Aslında konunun geniş olması bir bakıma beni aşıyordu. Çünkü benim çok da vâkıf olduğum bir konu değildi. İşin ehli değilim ama ilgimi çeken çok yanları olduğu için uzun bir süre internette araştıma halindeydim. Eşimin de doktor olması benim birtakım sorularıma cevap niteliğindeydi. Onun anatomi kitapları latin kelimeler yığını olmasına rağmen göz gezdirmişliğim ve birşeyler kapmışlığım olmuştu. Tüm bu imkanlar az veya çok beni konu hakkında bir takım bilgilere aşina etmişti. Bu geniş ve bilinmesi gereken konuyu da tefekkürle kaynaştırıp daha da muzzam olacağına kanaat getirmiştim. İyiki de yapmışım Aslında ben bu yazıma başladığımda ilk başta sadece tefekkürden yola çıkmıştım ve konuma giriş de yapmıştım. Konuyu biraz ilerletince anatomiden bahsetmiştim ve o muazzamlıktan bahsedince aniden bir karar alıp konumu değiştirmeye ve yeni bir başlık koymaya karar vermiştim. Konumun başlığı Tefekkür iken İnsan Anatomisi ile Tefekkür’de karar kılmıştım. Artık yeni konu başlığı ile günlerce hatta haftalarca süren araştırmalar sonunda yavaş yavaş işin sonuna gelmeye başlamıştım. Sonlar elbetteki birçoğumuza zor gelmektedir ama bu araştırma tarzı yazılar için bana göre sevindiricidir. Çünkü zorlu bir maratonun sonuna gelinmiştir ve artık son rütuşlar yapılıyordur. Son okumalar, son düzeltmeler ve son sözler.. Ben yazımın sonunda öncelikler bir hatam bir kusurum bir yanlışım olmuşsa sizin affınızı isteyecem. Çünkü çoğu bilgiyi okuyup öğrenerek buraya aktarmış oldum. Kaynağın doğru olup olmadığı hakkında çok fazla bir araştırmaya giremedim. Umarım hepsi doğru bilgilerdir ve sizlere o bilgileri doğru aktarmışımdır. Burdan blog yazılarında, köşe yazılarında, birtakım sayfalarıda bu tür yazılar paylaşan ve benim de onlardan yararlanmama vesile olan doktorlarımıza, bilim insanlarımıza ve eşime burdan minnetlerimi sunuyorum. En güzel bilgiler bizimle olsun hayırlı günler..

  • hamide erik
    18 Haziran 2017 - 11:40 | Linki al

    Selamlar Reçel Ailesi.

    Geçenlerde sizin sayfanızda okuduğum bir yazı bu yazıyı yazmama vesile oldu. Bundan iki sene önce gittiğim bir tiyatroda yaşananı daha doğrusu tiyatronun kendisini aktarmak istiyorum.
    Arkadaşlarla birkaç gün öncesinden Hz. Ömer konulu bir tiyatro olacağını duyduk Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezinde sahnelenecekti. Bizde haliyle bin hevesle gittik. Salon ilahiyat camiasından geçilmiyor. Hem fakültenin oraya yakın olması(Marmara ilahiyat Fakültesi) hem de konusu itibariyle seyirci kitlesi ilahiyat camiasını resmen davet yollar gibiydi. Gönüllü gidip geldiğimiz sevgi evlerindeki çocuklar bile gelmişti. Çünkü dindar(!) bir tiyatro ve muhakkak gitmek/götürmek gerek.
    Her şey iyi hoş derken. Başladı tiyatromuz(!) başrolde Ömer ve adı lazım olmayan kadın… adı lazım değil,ben demiyorum onların yansıttığı. Ömer üniversiteye giden temiz iyi çocuk rolünde kadın ise geceleri o mekan senin bu mekan benim diye gezen bir kadın. Ömer’i yoldan çıkarmak için sürekli kadınlığını kullanıyor onların deyimiyle. Ömer tam bir hayır, güzellik işleyecek sahne kararıyor figüranlardan biri(şeytan) ellerini şaklatıyor, kadına sesleniyor hemen sahne aydınlanıyor kadın devreye girip onu hayırlı yoldan döndürüyor. Mani oluyor. Ve bu saatlerce tiyatro boyunca sürdü. Ben bir yandan ağlıyorum. En sonunda hadi bir bitsin dedik tam bitecek bitişinin can alıcılığını hiçbir zaman unutamayacağım. Ömer yine iyi bir iş/durum peşinde, sahne yine kardı kırmızı ışık ve şeytan kadın geliyor sonra aydınlanıyor sahne. Elini Ömer’e uzatıyor ve Ömer bir iki tereddütten sonra tutuyor elini kadının. Yol alırlarken sahnede , arkadan şeytan yüksek sesle yeni Ömerler asla doğmayacak izin vermeyeceğim dedi. Sonra selamlaşma salon alkış tufanından inliyor bense ağlamaktan. Ne ben bir şeytan mıyım? Ben ve şeytan kadın ve şeytan yeni Ömerlerin doğmasına engel ben kadın,kadınlık…
    Ne diyecek söz kaldı ne başka bir şey. Ödül verildi oyunculara. Etrafta ağlayan bir arkadaş daha vardı biliyor musunuz onu görünce rahatladım biraz evet biri daha vardı ve yalnız değildim….
    Aslında daha diyecek çok şeyim var renkli eşarp takılmasın, aynı sınıfta okumayalım,yemekhane sırasında durmasınlar önümüzde, kantinleri ikiye bölmek için kavga eden bir fakülteden mezun oldum. Daha neler neler… yıllarca kendi iç çatışmalarımız.

    Teşekkürler siz güzel kadınlar yalnız değiliz….

  • Mikasa Ackerman
    25 Mayıs 2017 - 08:53 | Linki al

    Yaşadığın olaylar karşısında, içinde sana yol gösteren ve durumunu anlatan ayetler belirmiyorsa, belki de sınavının farkında değilsin demektir? Ne dersin?

  • malcolmiyye
    17 Mayıs 2017 - 12:47 | Linki al

    Annemin çok duyduğum bir lafıdır, “Büyüyünce anlarsın.”
    Evet, büyüdüm, ve anladım anne. Senin yaşadıklarını yaşadığım için değil ama, neden senin her zaman yemek yapan olduğunu, neden eve geç gelen kişinin babam olduğunu, büyüyüp bize yapılmış haksızlıkları gördüğümde anladım. “Ah, annem!” dersin ama o zaman geç olur derdi annem. Geç olmadı, ama ben “Ah, annem!” diyorum. Annelerimizden , ablalarımızdan ve kızkardeşlerimizden başka kimsemizin olmayışını iliklerime kadar hissediyorum. Öyle ki, babalarımızdan ve ağabeylerimizden beklediğimiz o ürkek kızlığımızı bir tek biz sahiplenebiliriz. Annemin yanında olamayışımın acısını bu kadar çekeceğimi hiç düşünmemiştim önceden, gayet asi bir evlattım ebeveynlerime karşı, taa ki güvendiğim erkeklerden kalleşçe yaklaşımlarla karşılaşıncaya dek, güvendiğim insanlar tarafından istismara uğrayıncaya dek. Bir kadın olarak yürüyebilmenin bile ne kadar zor olduğunu, ağzı sulanmış yaşlı başlı “amca”ların bakışları ile karşılaştığım zamanlarda düşündüm en çok. Karşıdan karşıya geçerken, örtümü düzeltirken, eteğim biraz açılırken bir şeyler görüp istifade etmek isteyen bir sürü alçakça göz üzerimdeyken, alışveriş yapmak için girdiğim dükkanlarda yılışığından ödün vermeyip kabinleri gösterenlerden, hayasızca tekliflerden öğrendim, bunlarla büyüdüm, ve anladım anne. Tüm bunlara rağmen ahirette alacağın karşılığı düşünerek, her gün yemek yapışına kızıyorum, kabullenişine kızıyorum, ama seni çok iyi anlıyorum anne. Her gün üstünde tepinip sonra ahkam kesen, yemeği beğenmeyen, dışarı çıkarmayan her konuda bir tek kendi bilirmiş gibi konuşan megolaman babama rağmen, her gün yemek yapışına kızıyorum. Dışarı çıkmayışına, kendinle ilgilenmeyi yalnızca süslenmek olarak anlayışına kızıyorum. Seni anlıyorum, büyüdüm ve anladım anne.

  • Merve N. Karanlık
    14 Mayıs 2017 - 20:56 | Linki al

    Kaybedilen ve Var olan Anneler Günü

    Günler öncesinden televizyonlarda dönen anneler günü reklamları, sosyal medyalara konan selfiler, şaşalı hediyeler, sevgi dolu cümleler gibi gibi bu böyle devam eder. Hadi diyelim ki reklamların amacı ticari kaygı. Peki senin, benim,bizim amacımız ne? Neden ille de facebooklarda ve instagramlarda özel günlerin açılış merasimini yapıp alkış almayı bekliyoruz. Böyle daha mı iyi hayırlı evlat oluyoruz? Annemize karşı sevgimiz daha da mı artmış oluyor? Kim bilir belki o yazıları yazdığımız o anda annemiz mutfakta soğan kavurmakla ya da başka bir işle uğraşmakta oluyor.
    Peki tamam çok da acımasız olmayalım, olaya bir başka pencere açalım. Amacımız başka olabilir. Gerçekten böyle günlerde samimi duygularımızı sevdiklerimizle paylaşmak isteyebiliriz. Fotoğraflar paylaşıp yüzümüzdeki mutluluğu, pozitif enerjiyi etrafa yaymak isteriz. Beğenenlerin yorumları bizi daha da motive eder ve kendimizi keyifli , huzurlu hissederiz.
    Şimdi o pencereyi de kapayalım. Hassas, dokunsan kırılacak durumda olan yeni bir pencere açalım. Ama naifçe kırmadan dökmeden…Bakalım mı o pencerede ne var? Anne olamayacağını öğrenen bir kadın olabilir. Annesiz kalmış bir çocuk ya da çocuğunu kaybetmiş bir anne. Hatta annesi olduğu halde ona kavuşamayan bir çocuk ya da çocuğu olduğu halde ona kavuşamayan bir anne. Sadece çocuk değil elbet bu yazdıklarım. Bu yetişkin biri de olabilir, kız olur, erkek olur, 10 yaşında olur, 50 yaşında olur. Hiç fark etmez, acısı hep aynı olur. Hani biz orada burada ‘’Bak benim annem var, bak bu da benim hediyem, bak bu da benim anneme söylediğim güzel sözler’’ diye sunum yapıyoruz ya kaplumbağaların kabuğa çekilip gözyaşı dökme zamanın geldiğinin habercisi oluyor bunlar. Yani her sene mayıs ayının ikinci haftası diğer günlerden çok farklı geçiyor. Tıpkı Kaybedilen ve Var olan Anneler Günü
    Günler öncesinden televizyonlarda dönen anneler günü reklamları, sosyal medyalara konan selfyler, şaşalı hediyeler, sevgi dolu cümleler gibi gibi bu böyle devam eder. Hadi diyelim ki reklamların amacı ticari kaygı. Peki senin, benim, bizim amacımız ne? Neden ille de facebooklarda ve instagramlarda özel günlerin açılış merasimini yapıp alkış almayı bekliyoruz. Böyle daha mı iyi hayırlı evlat oluyoruz? Annemize karşı sevgimiz daha da mı artmış oluyor? Kim bilir belki o yazıları yazdığımız o anda annemiz mutfakta soğan kavurmakla ya da başka bir işle uğraşmakta oluyor.
    Peki tamam çokta acımasız olmayalım, olaya bir başka pencere açalım. Amacımız başka olabilir. Gerçekten böyle günlerde samimi duygularımızı sevdiklerimizle paylaşmak isteyebiliriz. Fotoğraflar paylaşıp yüzümüzdeki mutluluğu, pozitif enerjiyi etrafa yaymak isteriz. Beğenenlerin yorumları bizi daha da motive eder ve kendimizi keyifli , huzurlu hissederiz.
    Şimdi o pencereyi de kapayalım. Hassas, dokunsan kırılacak durumda olan yeni bir pencere açalım. Ama naifçe kırmadan dökmeden…Bakalım mı o pencerede ne var? Anne olamayacağını öğrenen bir kadın olabilir. Annesiz kalmış bir çocuk ya da çocuğunu kaybetmiş bir anne. Hatta annesi olduğu halde ona kavuşamayan bir çocuk ya da çocuğu olduğu halde ona kavuşamayan bir anne. Sadece çocuk değil elbet bu yazdıklarım. Bu yetişkin biri de olabilir, kız olur, erkek olur, 10 yaşında olur, 50 yaşında olur. Hiç fark etmez, acısı hep aynı olur. Hani biz orada burada ‘’Bak benim annem var, bak bu da benim hediyem, bak bu da benim anneme söylediğim güzel sözler’’ diye sunum yapıyoruz ya kaplumbağaların kabuğa çekilip gözyaşı dökme zamanın geldiğinin habercisi oluyor bunlar. Yani her sene mayıs ayının ikinci haftası diğer günlerden çok farklı geçiyor. Tıpkı evin bir tarafının çiçekli bahçeye bakmasıyla diğer tarafının tohumu olmadığı için açamayan çiçeksiz bahçeye bakması gibi.
    Demem o ki şanslıysan eğer, bu günü gösterişle değil de alçak gönüllülükle, sessizce EMPATİ kurarak kutla.

    Ah nasıl unuturum daha sırada babalar günü de var. Hep aynı şeyler dimi?

  • Fatma Ş.
    27 Mart 2017 - 20:36 | Linki al

    EL BEZİ VS MİKROFİBER

    Çok sıkıldık aynı cümleleri duymaktan ya da okumaktan biliyorum. Hepimiz her gün benzer şeyleri yaşıyoruz birbirimizden habersiz. Fakat insan yazmadan duramıyor efendim, içimde kalacağına içimizde kalsın istiyor. Süslü kelimeler, ağdalı cümleler kurmak istiyorum. Ama yok kuramıyorum. Çünkü mesela temcit pilavı, mesele ‘’ıyy yine mi’’ lik!

    Hani daha geçen gün Hollanda meselesinde twitter kullanıcılarından biri, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya için; ‘’ peki benim uluslararası arenada bir elbezi yerine düzgün biri tarafından temsil edilme ve çağdaşlaşma özgürlüğüm ne olacak’’ ! diye bir tweet attı ve ‘elbezi’ yakıştırması yaptı ya: Heh, işte tam bu noktada ‘yeter yahu’ diyorsunuz. Alıştık bu çağdaşlaşma özgürlüğü elinden alınan ‘mikrofiber’lere. Fakat insan hayret etmekten kendini alamıyor. Elbezi benzetmesi yaptığı kadının eğitim hayatı başarılarla dolu üstelik bir bakan. Tabiki fark etmez, o bir el bezi çünkü başörtülü! O kadar çok alıştırıldık ki, artık gülüp geçiyoruz. Hafif bir sinir olmuyor değil tabi. ‘’Yıl olmuş 2017 hala mı?’’, demiyoruz çünkü kaç on yedi görürsek görelim bu zihniyetin değişmeyeceğini biliyoruz. Sarı mutfak el bezine karşı kendini mikrofiber sayanlar!

    Bir aile dostumuzun ziyareti sırasında, meselenin dönüp dolaşıp kadın erkek ilişkisine gelmesi ve benim ataerkil yapıyı övmeyip, ‘’ Herkes kendi işini kendisi yapsın, neden eşimin kirli çorabını ben kirli sepetine atayım’’, demem üzerine benzer muameleye maruz kalınca yeni bir yazı konusu bulmanın tarifsiz sevincini yaşadım! ‘’ Bakma sen Fatma’nın böyle olduğuna aslında o çok moderndir.‘’ Bu cümle üzerine, oğluna kız bakan teyzeler gibi kendimi baştan aşağı bi süzüp, alıcı gözüyle baktım. Böyle derken? Feracen ve başörtün cicim! Nasıl desem çok çağ dışı, anti modern, yaşlı teyze, bla bla. Neyse bağışıklık sistemim burada hemen devreye girdi. Akraba kontenjanından torpilli olan, aslında kötü niyetli olmayıp, bir takım kalıplar içinde hayatını sürdüren, üzgünüm ‘cahil’ ablamızın lafına pek takılmadım. Fakat mevzu şu: Benimle aynı görüşü savunan gelini ile aynı eğitime sahibim. Statü olarak aramızda bir fark falan da yok. Peki neden o modern ben ise ‘böyle’yim. Yada ‘böyle’ olmama rağmen çağdaşlaşmayı başarmışım.

    Kim kurtaracak bizi bu zihniyetten? Tabiki kimse! Atomu da parçalasan, uzaya da çıksan, gezegen de bulsan, icat da yapsan birileri için ‘böyle’ yada ‘elbezi’ olmaya devam edeceksin.

  • Gülsüm Güler
    13 Şubat 2017 - 19:52 | Linki al

    Sanırım Hrant Dink’in anmasında yer alan başörtülü kadını izledikten sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.”Ermeni kardeşlerimizden de ben mensup olduğum mahalle adına çok çok özür diliyorum.Bu ülkede benim kadar rahat yaşama hakkına sahip olana kadar bundan sonra Allah’ın izniyle yanlış tarafta olmayacağım,doğru tarafta olacağım.” ,diyordu.Aslında içimde biryerlerde hep hissettiğim vicdan azabımı dile getiriyordu sanki.Mensup olduğu mahalle adına özür diliyordu.Neydi hakikaten bu mensup olduğumuz mahalle?Kimlerden oluşuyordu? Ya da ben bu mensup olduğum mahallenin neresindeyim?Bırakıp gidilebiliyor muydum bir anda mahallemi?Çok düşündüm çok kafa yordum bu duruma ve eminim bu konuda yalnız değilim.Benim gibi yüzlerce insan mensup olduğu mahallenin hatalarına yanlışlarına susmaktan bıkmıştır.Bizler –ortada kalmışlarda diyebiliriz- ne kendi mahallemizde yapabiliyoruz ne başkasında.Ama azınlık olduğumuz için sesimiz hiçbir zaman yüksek çıkamıyor,çıksa da sapkın,aykırı aman sus kızım ne diyorsun gibi yorumlara mağdur kalıyoruz.
    Hiçbir eleştiriyi kabul etmeyen,septik yaklaşımlarımıza büyük bir öfkeyle karşı çıkan,sorgulamayan bir mahallenin mensubu olmak istemiyorum.Evet artık kendimi başka mahallenin mensuplarına açıklamak zorunda kalmak istemiyorum.Başörtülü olduğumu görünce önyargılı bakışlara maruz kalmak istemiyorum.Sadece kendi kutsallarıma zarar verildiğinde değil,başkalarının kutsallarına zarar verildiğinde de onlarla beraber yürümek istiyorum.Onlar benimle yürümesede de olur.Artık onlar bize zulm edilirken sustu , belkide desteklediler zulmü demek istemiyorum.Ben sadece vicdanım rahat olsun diyebilmek ve sonucu ne olursa olsun elimden geleni yaptım demek istiyorum.
    Çevremden aman sus ,hakkında ne derler dendikçe kabuğuma çekilmek beni çok yordu artık.Kendi içimde çırpınıyorum haykırıyorum ve sonu nereye varıcak bu durumun inanın hiç bilmiyorum…

  • Külkedisi Masallar Ülkesinden Bildirdi
    28 Kasım 2016 - 12:45 | Linki al

    Hepimiz, Birbirimize Zenci Muamelesi Yapıyoruz

    Dolmuşta mini etekli bir kıza, mini etekli olması bahane edilerek tekme atıldı ve bu, içinde biraz olsun insanlık olan herkes gibi benim de, içimi acıttı. Anlamayacaklar için şöyle söyleyelim: siz hiç bir erkeğin kıyafeti yüzünden dayak yediğine, tekme atıldığına şahit olmuş muydunuz? Böyle olaylar gerçekten kadınların yaşam özgürlükleri açısından değerlendirilmeli, o tekme tüm kadınların giyim kuşamlarına müdahale etmek isteyen erkekliği simgeliyor benim gözümde. Yaşayan kişinin hissettiklerinden, yaşadığı travmadan da bahsetmiyorum bile. Diğer taraftan tesettürlü bir kadın olarak bizzat benim yaşadıklarım da var ve bunların pek çoğunu insanları üzmemek için dile getirmiyorum, bunda biraz orada burada ‘mağdur edebiyatı’ yapıyor denmesini istemememin de payı var tabii.

    Ancak bunu yapmam lazım, geçenlerde bir yayınevinin editörü, Amerika’da Bakanlık Temsilcisi seçilen Somalili Ilhan Omar için cifli el bezi de meclise girmiş yorumunu yapıyorsa… Onu takip eden kadınlar neden tepki göstermediler, feministler neden bunun yanlış olduğunu söylemediler…
    Evet, birilerinin bunları ne olursa olsun, anlatması gerekiyor.

    Kapandığımda insanların tavırlarından çok korkmuştum ve yıllar içinde korkumun sebeplerini bir bir yaşadım. Evet evet, o çoğunuzun artık bıktığı AKP iktidarı döneminde oldu bunlar:
    Otobüste bir kadın kocasına yer vermemi istedi, o sırada hamileydim. Uzatmadım. Ortam gerilsin istemedim. Doğum yapmama çok kısa bir süre vardı.
    Gezi olaylarındaki o yalan habere ben de inanmıştım, deri bileklikle, üstleri çıplak adamlar kısmına olmasa bile. Yalan çıkmış olabilir ama benim o dönem gittiğimde bir tatilde, göstere göstere omzuma çarptılar, o sırada gözüme bakıyorlardı, sana dedim der gibi, senin canını acıtmak istiyorum der gibi ve hatta senin burada ne işin var gibi… kendimi lisede sandım. Tepki vermedim. Ortam gergindi, herkes gergindi.
    Son seçimlerde AKP tekrar iktidar olunca karşılaştığım nefret dolu bakışları saymıyorum bile. Başörtüme bakıp bakıp, yanımdaki çocuğu umursamadan beni ezmeye çalışırcasına karşıma çıkan anneler en çok üzdü beni. Yine de kendimi, kimse kimseyi sevmek zorunda değil diye ikna ettim. Ama durun bir dakika, ben hayatım boyunca kimsenin ne giyindiğiyle ilgilenmedim. Bu davranışı hak etmiyordum! Bunu bilmek içimde bir yerleri biraz daha fazla acıttı.
    Kapandıktan sonra yöneticiliğini yaptığım bölümün toplantılarına çağrılmadım. Dindar ve kendi eşleri de kapalı patronlarım tarafından işimi yapmak için yeterli seçilmedim bir anda. Bu ikiyüzlülük bana çok ağır geldi, istifa ettim. Hala da tüm tecrübeme, eğitimlerime, meziyetlerime rağmen, özgeçmişimde yer alan fotoğrafım yüzünden işsizim. Bunun aksi durumlar da olduğuna eminim ama işte yanlış burada zaten…
    Oturduğum mahallede tehditlerle, hakaretlerle üstüme yüründü, çünkü dünyanın ve hatta ülkemin böyle kötü bir yer haline gelmesinin sebebi bendim, başımdaki örtüydü.
    Hastanede çocuğumu sakinleştirmek için, birazdan iğne yapacak hemşireyi şirin ve eli hafif göstermeye çalışan ben, aynı hemşire tarafından cahillikle suçlandım. Benim ne haddime ki bazı insanların elinin ağır, bazılarının da hafif olduğunu anlatayım çocuğuma…Yanımda çocuğum vardı ve ona daha büyük bir travma yaşatmamak için sustum.
    Alışveriş merkezine girerken hani o tam x-ray cihazından geçerken, sıranın benden çok kendisinde olması gerektiğine inanan bir kadın, beni neredeyse sarsarak önüme geçti ve ben de yanlışlıkla ayağına basmış bulundum ama o kadar şaşkındım ki beni fark etmedi sandım ancak bunlar insan değil, insanımsı derken, bana hakaretlerini devam ettirirken fark ettim, bunu bilinçli yaptığını. Ve bunu bilinçli yapması yetmiyormuş gibi kendince beni aşağılama çabasını seyrettim.
    Sürekli gittiğim kitapçıda, haftada en az bir gün karşılaştığımız o entelektüel adamın, ben gelir gelmez yorumu dine ve -ona göre- aslında Allah’ın olmadığına getirmesini, benim kitapçıya girdiğimi gördüğü anda konunun ne olursa olsun buna getirmesini, dikkat çekme çabasını ve tüm bunları beni kızdırıp kavga çıkarmak için yapmasını da gülümseyerek seyrettim. Hayır, sinirlerimi aldırmış falan değilim, o sürekli gittiğim kitapçıdaki çalışanların yüzündeki gerginliği gördüm, onları üzmemek için her seferinde sustum ve gülümsedim. Umursamadım da çoğu zaman. Ben kitaplardan duvarlarla inşa ettiğim o minik dünyada mutluydum.
    En son 10 Kasım’da insanların artık daha çok birlik beraberlik içinde olacağına inandığım bir günde, -evet buna gerçekten inanmıştım- çocuğumun elinden tutmuş markete giderken, küfür gibi bakışlarla karşılaştım yine, anlam veremedim ama bu da benim kalbimi kırdı. Atatürk’e bir saygısızlıkta mı bulunmuştum. Hayır, hiç sanmıyorum. Sadece inandığım şekilde yaşamaya çalışan bir insandım ben.
    Hepsi çok basit değil mi? Aslında hiç de değil. Hepsi kadınlara karşı tepki, bunların bazıları kadınlar tarafından yapılmış olsa da hepsi ben kadın olduğum için. Bir erkek olsaydım bunların hiçbirini yaşamazdım.
    Bakın etrafınıza, giyimine kuşamına, kafasındaki örtüye bakmadan dönüp kadınlara bakın. Bir de erkeklere bakın, hangi erkeğin gündelik hayatında kıyafetinden dolayı böyle olaylara maruz kaldığını gördünüz. Hangi erkek inancı yüzünden ya da inançsızlığı yüzünden ayrımcılığa maruz kaldı?
    Aynı sınıfta okuduğum, aynı işi yaptığım onlarca dindar erkekle tanıştım, hiç biri bunları yaşamadı. Bu yaşadıklarımızın hiçbirinin mini etekle ya da baş örtüsüyle alakası yok, bunun sadece ve sadece kadın olmamızla alakası var. Kadınların, onlara göre olması gereken, toplum içindeki yerlerinden bahsedebiliyorlar, kadınların okuldaki görevlerine karar veriyorlar, kadınların evde, mutfakta, yatak odasında yapacaklarına karar veriyorlar.

    Bizim ülkemizde kadınlar zenci ve belki de işin en acı tarafı hepimiz, birbirimize zenci muamelesi yapıyoruz.

  • Haşime Kılıçarslan
    30 Ekim 2016 - 11:45 | Linki al

    Oğlumu kucağıma aldığımda 30 yaşındaydım. Annelik için muhteşem bir yaş olduğunu söyleyebilirim. O güne kadar ülkeyi karış karış gezmiştim. Siyasi parti, vakıf, dernek faaliyetleri… 15 yaşından beri aktif bir mücadeleden gelmekteydim ve anne olmuştum. O sevgi dizlerimin bağını çözdü. Aklımı başımdan aldı. Gözlerimi kör etti. Sınırsız, sonsuz ucağı bucağı olmayan bir deryaya düşmüş gibi hissettim. Hesapsız, kitapsız sadece fedakarlık ederek seviyorsunuz. Sevginin en masum hali. Neyi seversen tam da böyle seveceksin. O nedenle hepimizin masumiyete, içimizde temiz kalmış yerlere ihtiyacı var. Didem Madak ” zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim” diye tarif etmiş ya tam da böyleyim.
    Annelik müthiş bir deneyim. Mesela işe giderken her gün üsküdar minübüsüne binerdim. Her zaman yer verdiler, istisnasız her zaman. İstanbul trafiğinde sabah suratlarını hatırlayın. Biz minibüse binerdik ve o göbekli,fena sakallı ve bıyıklı adamların, kadınların hatta içlerinde ürkütücü bulduğum yüzler de bile birden güneş açardı. Oğluma bakıp, gülümserlerdi. Bunun hep farkında olduğunu düşünmüşümdür. O yirmi dakikalık yolculuk boyunca tuhaf sesler çıkartır, dikkati üstüne toplar ve gülümserdi. O gülümsediğinde minibüste ki bir çok kişide gülümserdi. Sanırım gülümseyen yüzleri seviyorum. Herneyse abartırım dedim ya sonuna kadar abarttım. Hiç bir zaman yardım ya da destek almadım. Annemden bile. Altını değiştirmeye dahi kimseye izin vermedim. Sadece erkek kardeşim bir kaç kez yardım etti o kadar. Küsenler oldu. Yaşıma da vurgu yaparak “buldumcuk” oldu dediler. Bazı akrabalar içten içe küstüğünü çok sonra söyledi. “oğluna deyirmiyor.” Ben farkında değildim. Çocuk 4 yaşına kadar şekerin tadını sadece meyvadan aldı. Doğal gıdalar, saatinde öğünler …Yeni moda anne çılgınlığı ne varsa yaptım. 4 yıl başında geceleri nöbet tutum. Burnunun tıkalı olduğu günlerde uyumadım. Ne kadar abartılabilir hayal edin diye yazıyorum. Sonra oğlumu kreşe yazdırdım. Yaşıtları giyinmek,ayakkabı çıkarmak gibi bir çok işini kendileri yaparken benim oğlum biri yardım etsin diye bekliyordu. Ta ta taaa tam gerçekler!
    Ayağım suya erdi. Sonra aşırı korumacılığın çocuğa nasıl zarar verdiğini gördükçe kendime çok kızdım. 10 yaşında ve hala biri işlerini yapsa çok mutlu oluyor. Kızımda hataları tekrar etmedim. Onu her işini kendi yapmasına teşvik ettim. Yemek yemediğinde acıkmasını bekledim vb. Bu sefer çevre ilk çocuktan bıktı tabii bu çocuğuna ilgisiz dedi. “Lohusalık depresyonu mu var bunda.Kızıyla gerçekten ilgilenmiyor”
    Toplum denilen mekanizma size puan vermek ve had bildirmek için var.Kadının en fazla sorgulandığı yerlerden biridir “annelik”…Sizi bununla döverler. Doğum yapma şekliniz tartışma konusudur. Emzirmeniz, beslemeniz sonra nasıl eğittiğiniz ki zaten pavlovun köpeklerinden bahsediyoruz (!) Çocuklarım bana çok şey kattı. Eğitim denilen zımbırtı ne menem şeyse eğer onların beni eğittiğinden söz edebiliriz. Zaten çok renkliydiler. Sadece o renklerini kaybetmesinler istedim, o kadar. Toplum mu? Siz taktığınız ya da önemsediğiniz müddetçe ipler onun elinde. Bırakın yargılar havada uçuşsun. Anın keyfini kaçırmasına izin vermemeli, vermedim. Annelik hiç kutsal falan değil. Tahtaya kaldırıldığınız ve asla toplumu memnun edemediğiniz bir yer.

    Sevgiden masumiyetten korkulan bir çağ bu. İnsanlık tarihi malum pek parlak değil ve hiç akıllanacağa da benzemiyoruz. Güç ve iktidar insana kötülüğü musallat ediyor. Mevcut iktidara ağız dolusu küfreden insanların günlük hayatta kendi iktidar alanlarına bakın. Eleştirdikleri ne varsa hayatlarında mevcut. Eğer karizmasına, kendi güç alanına bir zarar geleceğini düşünsün en merhametli saydıklarımızın nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz. Tam da bu nedenle “Faşizim iki kişilik ilişkide başlıyor”… Her insan (en yakını dahil) öteki. Bu olağan seyrinde devam ediyor. İnsana dokunmaktan, kalbini açmaktan ve dahi onun için fedakarlık yapıp kazık yemekten ya da bedel ödemekten korkuyoruz. Kendi kendimize vicdan şovu yaptığımız sosyal alanlarımız mevcut. Ve en acısı orada kurduğumuz o iri iri cümlelerin gerçek hayatta hiç bir karşılığı yok. Sonra mı? Yalnızlık edebiyatı gırla…Sevmekten, bedel ödemekten, feda etmekten korkmanın bir bedeli var. Yaşayan (!), başarılı (!), karizmatik, kalbi atan, ölü bedenler olmak.

    Karşınıza iki seçenek çıkıyor. Ya aptalca (!) sevecek, insan hayatına dokunacak ve yara alacaksınız. Ya da konforunuz için her tür gaddarlığı göze alacaksınız. Genelde bu kadar salak olma tavsiyeleri eşliğinde yürüyen biri olarak sanırım benim birinci şıktan başka şansım yok. Diğerini denedim ve bilmediğiim bir yolda kayboldum. Yaralara kendimce çözüm geliştirmiştim. Diğerinden kaynaklı hasarlarda apışıp kaldım. 20 yıllık bir islami terbiye ve öğretinin bana bıraktığiı bir miras bu.”Affetmeyen affolunmaz.”, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz”, ” Güzel söz sadaka”…20 yıl hayata bu pencereden baktığınız da zihinde bir kodlama oluşuyor. Hatıra olarak kötüyü siliyor ve sadece yoğunlukla güzel anılar kalıyor. Nefret etmemek için affedip, unutmayı seçiyorsunuz. Bugün hastanedeydim.Arkadaşım orada çalışıyor ve ben sıkıntılı bir günü olduğu için başında nöbet tuttum. Onu bekliyorum. Genç bir delikanlı geldi ve çalışan kıza güzel sözler söyledi. Sonra bana döndü ve gülümsedi “geçmiş olsun.Umarım kolay atlatırsınız” dedi. O gittikten saatler sonra bile ben gülümsüyordum. Bana bir hatıramı anımsattı. Çalışırken, aynı gün 3 ayrı ile gitmiş, hayal kırıklığına uğratan olaylar yaşamış, o sorunları çözmek için uğraşmış ve çok bunalmıştım. Ankara metrosu, geç saatler… Kendi kendime “Allahım o kadar mutsuzum ve öyle bunaldım ki bu dünya da hiç bir şey beni memnun edemez demiştim” 28 şubat ertesi zamanlar ve başörtülü bir ötekiyim. Başımda mini etekli, askılı tişörtü duru güzelliğiyle bir kız belirdi. Elinde mor sümbüller var. Mor sümbülü kim sevmez ki. Gülümsedi ve “Çiçekler çiçeklere layıktır” deyip elinde ki bir demet sümbülü bana verdi. Öyle afalladım ki anlatamam. Yıllar geçti ve ben hala kocaman bir tebessümle o günü hatırlıyorum. Oğlumun gülümsettiği o asık suratlı adamları da. Söylemek istediğim şey şu : “iyilik işe yarıyor”…
    Sevginin iyileştirici, huzur verici bir gücü var ve biz buna rağmen ondan çok korkuyoruz… Halbuki nefret ettikçe,hırslandıkça kalp daralıyor. Sevdikçe,affettikçe genişliyor. Kendi hayatımızı bazı simülasyon korkular adına cehenneme çeviriyoruz.
    Çocuklara baktığımızda gördüğümüz bu olmalı. Masum yanlarımız… Onlara bakınca hafifleme nedenimiz bu olmalı. Her gün ölü bedenler paylaşarak vicdanlı olunmuyor. Yanıbaşınızdakine nasıl davrandığınıza bakın. Siz “o” sunuz…

  • Ubeyt Okur
    3 Ekim 2016 - 17:23 | Linki al

    Annem çok iyi bir kadındı,suskundu ama suskunluğu asaletinden değil takatsizliğindendi.Yorgundu benim annem istemediği bir adamla evlenmiş ve üç çocuğu olmuştu.O adamı seviyor musun? diye sorardım hep oda hiç cevap vermezdi.Ergenlik dönemimde psikolojik sorunlar yaşadım,katlanamıyordum kimseye özellikle de o adama anneme ”boşa şu adamı” derdim ama büyüyünce ve annem boşanma eylemini gerçekleştirince anladım,boşanmanın harflerden ibaret bir fiil olmadığını;Boşanmak,bir devrim aile içinde,bir darbe gibi karşılanıyor sizi tanıyan herkes tarafından,ruhsal olarak hiçbir problemim olmadı aslında ama evlenmek istediğim adamın annesi oğluna ”bunun anası babası boşanmış,anasına bak kızını al,evi çekip çeviremez bu” dediğini duyduktan sonra anladım boşanmak iki kişi arasında gerçekleşen bir eylem gibi gözüksede tüm çevrenizi etkileyen bir devrim.Eğer evleniceğim adamı sorarsanız evlenmedik,sevgi her şeyi halleder,ben ise hiçbir şeyi halletmediğini öğrendim ama güçlüyüm,ayaktayım,35 yaşında bekar bir kız kurusuyum.Mutluluk insanların size hor gördüğü bir şey,aslında siz mutlusunuz ama mutsuzsun diyor toplum size,inanmayın inanmamaya çalışın boşanmak isterseniz boşanın,evlenmek isterseniz evlenin bizler insanız,bireyiz ve yaratılanız…

    • sema g
      7 Nisan 2017 - 00:56 | Linki al

      ne çok ortaklıklara tanık olmuşuz, neredeyse tıpatıp aynı cümleler ağzımızdan çıkmış. evet bu kadar basit biz yaradılanız, hay sen çok yaşa

  • Büşra Öztekin için bir cevap yazın Cevabı iptal et

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>